Dünya barışını istiyoruz. Savaşlar bitsin, insanlar birbirini öldürmesin, farklılıklarımız aramızda duvar değil, birbirimizi tanımamıza açılan pencereler olsun istiyoruz. Ama dünya barışını düşünürken, nedense gözüm hep başka bir yere kayıyor: İnsanın kendi içine.
Dışarıda kurduğumuz dünya, biraz da içimizde taşıdığımız dünyanın yansıması gibi geliyor bana. İçimizde ne varsa, bir biçimde hayatımıza sızıyor; öfkemiz, korkularımız, hırslarımız, eksikliklerimiz…
Belki de bu yüzden, bugün dünyanın neden bu kadar huzursuz olduğunu anlamaya çalışırken yalnızca savaşlara ve sınırlara değil, yaşama biçimimize de bakmak gerekiyor.
Her şeyi daha hızlı tükettiğimiz bir zamandayız. Daha fazlasını istiyoruz. Daha yenisini, daha iyisini, daha güzelini… Elimizdekine alışmadan yenisini aramaya başlıyoruz. Eşyalar, mekânlar, ilişkiler, hatta bazen insanlar bile kolayca değiştirilebilir şeylere dönüşüyor.
Sanki bir şeyin kıymetli olması için uzun süre bizimle kalmasına gerek yokmuş gibi. Belki de fark etmeden, kıymet duygumuzu tüketiyoruz. Bir şeyin eskimesine, beklemesine, onarılmasına, sabır istemesine tahammülümüz azalıyor.
Oysa hayatın kendisi böyle değil. Hayat acele etmiyor. Bir ağacın büyümesi yıllar sürüyor. Bir çocuğun büyümesi, bir yaranın iyileşmesi, bir güvenin oluşması, bir sevginin kök salması zaman istiyor.
Bizse her şeyi hızla elde edip hızla tüketmeye alışırken, hayatın yavaşlığını ve derinliğini giderek unutuyoruz.
Başkasının acısı uzakta kalıyor. Başkasının kaybı, kendi hayatımıza dokunmadığı sürece bir haberden ibaret oluyor… ve belki en acısı, insanın kendi hayatının da değerini tam olarak hissedememesi; çünkü yaşamak öylesine olağanlaştırılmış ki…
Sabah gözlerimizi açıyoruz, nefes alıyoruz. Gökyüzü yerinde duruyor, bir kuş ötüyor, bir ağacın yaprakları rüzgârla hareket ediyor. Birinin sesini duyuyoruz. Birine dokunuyoruz. Seviyoruz, özlüyoruz, kırılıyoruz, yeniden seviyoruz. Bütün bunlar her gün olduğu için, mucizesini unutuyoruz.
Oysa belki de elimizdeki en büyük gerçek bu: Buradayız. Yaşıyoruz… ve hayat, ne kadar alışsak da aslında hiçbir zaman sıradan değil.
Belki insan bunu gerçekten içine sindirdiğinde, karşısındaki insana bakışı da değişiyor; çünkü onun da aynı mucizenin içinde olduğunu görüyor. Onun da sevdiği biri var. Onun da kaybetmekten korktuğu şeyler. Onun da bir geçmişi, bir yarası, bir umudu… ve o da tıpkı bizim gibi, bu hayatta yalnızca bir kez bulunuyor.
Belki barış tam burada başlıyor; herkesin aynı olmasıyla değil, farklılıkların içinden birbirinin hayatına dokunabilmekle. “Sen benden farklısın ama senin hayatın da benimki kadar kıymetli.” diyebilmekle.
Ama yalnızca bunu içimizde hissetmek de yetmiyor, çünkü dünyanın gerçekliği, tek tek insanların iyi niyetlerinden daha büyük. İçimizde doğan merhametin birbirimizi bulması, yan yana gelmesi, bir dayanışmaya dönüşmesi gerekiyor. Belki “örgütlü erdem” dediğimiz şey tam da bu.
İyi insanların kendi hayatlarında iyi kalmaları değil yalnızca; iyiliğin, adaletin, merhametin ve yaşama saygısının birlikte hareket eden bir iradeye dönüşmesi. Birinin gördüğü haksızlığı diğerinin de sahiplenmesi. Birinin uzattığı elin başka eller tarafından çoğaltılması. Birlikte itiraz etmek, birlikte korumak, birlikte iyileştirmek…
İyiliğin yalnızca güzel bir duygu olarak kalmayıp, dünyada bir karşılığı olması, çünkü tek başına bir insanın iyiliği çok kıymetli, ama kırılgan. Yan yana geldiğinde ise başka bir şeye dönüşüyor.
Bir dayanışmaya. Bir kültüre. Belki zamanla bir yaşam biçimine.
Bu yüzden dünya barışını yalnızca savaşların bitmesi olarak düşünemiyorum artık. Barışın, insanın hayatla kurduğu ilişkinin içinde bir yerlerde başladığını düşünüyorum. Hayatı gerçekten sevdiğimizde, onu bu kadar kolay tüketemeyeceğimizi, birbirimizin hayatını bu kadar kolay değersizleştiremeyeceğimizi…
Belki de içimizde bulduğumuz o küçük huzuru, yalnızca kendimize saklamayıp birbirimize taşıyabildiğimizde başka bir dünyanın mümkün olabileceğini düşünüyorum. Belki dünya barışı önce bir insanın içinde sessizce doğacak. Sonra başka bir kalbe değecek. Sonra yan yana gelen insanların ortak vicdanında büyüyecek.
…ve belki bir gün barış, savaşın yokluğu değil; hayatın, insanın ve birbirimizin kıymetini korumak için birlikte verdiğimiz en sahici söz olacak.
Görsel: Bulgar karikatürist Jovcho Savov'un "Ege'nin Guernica'sı" (Aegean Guernica) adlı eseri.
Yorumlar (1)
Hande
6 gün önce / 03.09.2026Tam da bu aslında… Her zaman bunu aklımızda tutarak yaşamayı öğrenmek gerek…Kültüre ve yaşam biçimine dönüştürmek gerek…Sonrası gelecektir zaten…
Beğendim 0 | Beğenmedim 0 | Cevapla