Sürekli Savaş Paradigması
Günümüz Ortadoğu’sundaki çatışmalar, yüzeysel bir okumada “zafer” arayışı gibi görünse de, derinlemesine incelendiğinde bambaşka bir mantık ortaya çıkıyor. Özellikle İsrail açısından bu savaşlar, klasik anlamda bir “kazanma” hedefi taşımıyor. Tam tersine, asıl amaç kalıcı bir istikrarsızlık yaratmak. Bölgede ne tam bir barış ne de kesin bir yenilgi; sürekli gerilim, sürekli tehdit ve sürekli “güvenlik” ihtiyacı. Bu istikrarsızlık, İsrail’in stratejik konumunu, askeri üstünlüğünü ve uluslararası destek mekanizmalarını sürekli canlı tutuyor. Bir çatışma biterken diğeri başlıyor; ateşkesler geçici, gerilimler ise kalıcı hale geliyor. Böylece hem iç siyaset hem de dış politika, “varoluşsal tehdit” anlatısına dayandırılıyor. Zafer ilan etmek yerine, belirsizliği yönetmek tercih ediliyor.
Bu yaklaşım, İsrail’in bölgesel politikasıyla sınırlı kalmıyor; aynı zamanda küresel bir sistemin parçası haline geliyor. Çünkü bu kalıcı istikrarsızlık, başka bir aktör için de hayati önem taşıyor: Amerika Birleşik Devletleri. ABD için Ortadoğu’daki (ve daha geniş coğrafyalardaki) savaşlar, çok daha farklı ama tamamlayıcı bir role sahip. 1940’ların sonundan, 1950’lerin başından itibaren Amerikan siyasi ekonomisi “Askeri Keynesçilik” üzerine kuruldu. Yani ekonominin temel itici gücü, askeri-sanayi kompleksi oldu. Sivil yatırımlar yerine savunma harcamaları üzerinden talep yaratmak; işsizliği düşürmek, teknolojik inovasyonu hızlandırmak ve endüstriyel kapasiteyi canlı tutmak için savaş ekonomisine bel bağlamak.
Burada “gerçek zafer” diye bir hedef yok. Aksine, savaşın kendisi bir ekonomik model haline geliyor. Kalıcı savaş, küresel hegemonyanın sürdürülmesi için vazgeçilmez bir araç. Büyük bir silah sektörünün hem finansmanı hem de meşrulaştırılması ancak bu yolla mümkün oluyor. Pentagon bütçeleri trilyonlarca doları bulurken Lockheed Martin, Raytheon, Boeing gibi devler sürekli yeni siparişler alıyor. Kongre’de savunma harcamalarını savunanlar “milli güvenlik” argümanını öne sürüyor; iş dünyası ise istihdam ve kâr garantisi görüyor. Savaş bitse, bu dev mekanizma ne yapacak? İşte bu yüzden zafer değil, “yönetilebilir çatışma” tercih ediliyor.
Yeni Savaş Konseptini Tanımlayan Halkalar
Yanis Varoufakis’in ustalıkla işaret ettiği “zincir”, bu sistemin tesadüf olmadığını apaçık gösteriyor. Kore Savaşı’ndan Vietnam’a, Irak işgalinden Afganistan macerasına ve günümüz Ortadoğu tırmanışlarına uzanan bu seri, birbirini tamamlayan halkalar gibi. Her biri farklı coğrafyalarda, farklı gerekçelerle başladı ama hepsinin ortak sonucu aynı: Savaş devam etti, barış gelmedi, askeri harcamalar arttı ve askeri-sanayi kompleksi daha da güçlendi. Kore’de “komünizmle mücadele”, Vietnam’da “domino teorisi”, Irak’ta “kitle imha silahları”, Afganistan’da “terörle savaş”… Her seferinde yeni bir tehdit tanımlandı, her seferinde yeni bir “misyon” ilan edildi. Ama hiçbirinde kesin , zafer diye bir dert olmadı. Çünkü kapitalist sistemin klasik manada zafere değil, yönetilebilir kaosa ihtiyacı var. Bir başka ifadeyle, zafer imgelemesine yeni bir anlam yüklenmiş, yönetilebilir savaş, sistemin hedeflediği zaferin kendisi olmuştur.
Bugün Ortadoğu’daki tırmanışlar da aynı zincirin devamı niteliğinde. İsrail’in güvenlik kaygıları ile ABD’nin ekonomik ve hegemonik ihtiyaçları burada mükemmel bir uyum gösteriyor. İsrail için kalıcı istikrarsızlık bir varoluş stratejisi iken, ABD için bu istikrarsızlık askeri Keynesçiliğin yakıtı oluyor. Bir taraf “hayatta kalma” diyor, diğer taraf “küresel liderlik” ve “ekonomik canlılık” diyor. İkisi de aynı ateşin etrafında dönüyor. Silah sevkiyatları artıyor, savunma sanayii hisseleri yükseliyor, Kongre’de ek bütçeler onaylanıyor. Ortada ise korkunç bir ekolojik yıkım, on binlerce sivilin hayatı, yıkılan şehirler ve göç eden milyonlar kalıyor.
Bu sistem yalnızca iki tarafın çıkarlarının kesişmesiyle sınırlı değil; aynı zamanda küresel bir mimari. Çünkü askeri Keynesçilik sadece Amerikan ekonomisini değil, müttefik ekonomilerini de besliyor. Avrupa’dan Asya’ya birçok ülke, ABD’nin savunma şemsiyesi altında kendi silah sanayilerini geliştiriyor ya da doğrudan Amerikan silahlarını ithal ediyor. Böylece savaş, yalnızca Ortadoğu’da değil, küresel kapitalizmin damarlarında dolaşan bir kan haline geliyor. Barış ise bu sistem için en büyük tehdit.
Sonuç olarak, bugün gördüğümüz çatışmalar ne tesadüf ne de “kaçınılmaz tarihsel süreç”. Bunlar, kasıtlı olarak tasarlanmış, özenle sürdürülmüş bir mekanizmanın parçaları. İsrail için kalıcı istikrarsızlık bir güvenlik doktrini; ABD için ise askeri-sanayi kompleksinin nefes alması, hegemonyanın devamı ve ekonomik modelin ayakta kalması demektir.
Savaşsız Yaşayamayan Sistem
Savaşın kendisi, sistemin ta kendisi haline geldi. Eskiden savaşlar belirli bir zafer, toprak kazanımı veya ideolojik üstünlük için araç olarak görülürdü. Ancak günümüz küresel düzeninde savaş, kendi kendini besleyen bir mekanizmaya dönüştü. Devletler, ordular, savunma sanayii, istihbarat örgütleri ve hatta medya, bu sürekli hareket halindeki yapı içinde varlıklarını ve güçlerini sürdürüyor. Aslında klasik manada zafer ,sistem için bir tehdit haline geldi; çünkü zaferle birlikte bütçeler küçülür, ittifaklar gevşer, dikkatler dağılır ve “düşman” imajı soluklaşır. Bu yüzden sistem, zaferden çok daha fazla istikrarsızlığa, belirsizliğe ve sonsuz çatışmaya ihtiyaç duyuyor.
Bu yeni savaş paradigmasında çatışma alanları coğrafi olmaktan ziyade sürekli ve çok katmanlı hale geliyor: Ukrayna’da, Orta Doğu’da, Tayvan çevresinde veya siber uzayda olsun, asıl hedef net bir galibiyet değil, kontrollü bir kaosun devam ettirilmesi. Silah satışları, enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar, siyasi kutuplaşmalar ve kamuoyunun sürekli “tehlike” altında tutulması, bu sistemin yakıtı oluyor. Böylece güç odakları, halklara “güvenlik” vaadiyle daha fazla kontrol, daha fazla harcama ve daha az sorgulama dayatabiliyor. Sonsuz savaş, sonsuz bir meşruiyet kaynağına dönüşmüş durumda; zafer ise bu devasa mekanizmanın en büyük düşmanı haline gelmiş. Gerçek barış, artık yalnızca askeri değil, sistemin kendisini sorgulamayı gerektiriyor.
Yorumlar (0)