Rus devrimci Alexandra Kollontai: Sınıf Mücadelesi İle Kadın Mücadelesinin Buluştuğu Kimlik
Alexandra Kollontai, 31 Mart 1872’de (eski takvime göre 19 Mart) Sankt Petersburg’da varlıklı bir ailede dünyaya geldi. Babası General Mihail Domontoviç, annesi ise Finlandiyalı bir tüccarın kızıydı. Soylu bir çevrede büyüyen Alexandra, özel eğitim aldı; müzik, dil ve edebiyatla tanıştı. Ancak genç yaşlarından itibaren ailesinin rahat hayatını reddederek, ezilenlerin yanında yer aldı. Marx ve Engels’in eserlerini okuyarak, August Bebel’in Kadın ve Sosyalizm kitabıyla tanışınca sosyalizme yöneldi.
1890’ların başında, 20’li yaşlarında evlendi. Kısa süre sonra bu evliliği dar buldu; 1893’te eşinden ayrılarak Zürih’e ekonomi eğitimi için gitti. Orada Marksist ekonomi üzerine derinleşti. Rusya’ya döndüğünde tekstil fabrikalarındaki işçi kadınların zorlu koşullarını yakından gördü. 1890’ların sonlarından itibaren işçi grevlerine destek verdi, politik toplantılar düzenledi, yasadışı yayınlar dağıttı. 1905 Devrimi sırasında aktif rol aldı; Duma seçimlerinde işçi kadınları bağımsız bir grup olarak örgütlemeye çalıştı. Menşevikler arasında yer alsa da, Bolşeviklere yakın durdu. 1908’de Finlandiya üzerine yazdığı kitap nedeniyle tutuklanma tehlikesiyle Avrupa’ya kaçtı. Almanya, İsveç, Norveç ve diğer ülkelerde sosyalist kadın hareketi içinde çalıştı, Clara Zetkin ve Rosa Luxemburg gibi devrimcilerle bağlantı kurdu.
Kollontai’nin mücadelesinin merkezinde kadınların kurtuluşu vardı. Ona göre kadın sorunu, ayrı bir “feminist” mesele değildi; sınıf mücadelesinin ayrılmaz parçasıydı. Burjuva feministlerin oy hakkı, mülkiyet eşitliği gibi taleplerini eleştirdi çünkü bunlar kapitalist sistem içinde kalıyordu. Gerçek özgürlük, ancak emeğin sosyalleştiği, özel mülkiyetin ve ailedeki geleneksel baskının ortadan kalktığı komünist bir toplumda mümkündü. Ünlü sözlerinden biri şuydu: “Kadınlar ancak emeğin sosyalleştiği, komünizmin galip geldiği bir dünyada özgür ve eşit olacaktır.” Kadınlar fabrikada çalıştığı halde eve dönünce ev işleri, çocuk bakımı ve mutfak yükü altında eziliyordu. Bu “çift yük”ü kaldırmak için devletin kreşler, kamu yemekhaneleri, çamaşırhaneler kurması gerektiğini savundu. Aşk ve cinsellik konusunda da radikal fikirler öne sürdü: “Kanatlı Eros” kavramıyla, sahiplenici burjuva evliliğinin yerine eşit, özgür ve yoldaşça ilişkileri savundu. Cinsiyet eşitliğini, komünist ahlakın temel taşı olarak gördü.

1915’te Bolşeviklere katıldı. I. Dünya Savaşı’na karşı çıktı, Zimmerwald Konferansı’nda enternasyonalist çizgiyi destekledi. 1917 Şubat Devrimi haberini alır almaz Norveç’ten Rusya’ya döndü. Petrograd’da ateşli konuşmacı olarak öne çıktı; kadın işçileri devrime çağırdı. Bolşevik Merkez Komitesi’ne seçildi ve Lenin’in Nisan Tezleri’ni ilk destekleyenlerden biri oldu. Ekim Devrimi’nde silahlı ayaklanmayı savunanlar arasındaydı. Devrimin hemen ardından, tarihin ilk kadın hükümet üyesi olarak Sosyal Refah Halk Komiserliği’ne (bakanlığına) atandı. Bu görevi sırasında annelik izni, çocuk hakları, evlilik ve boşanma yasalarında devrimci değişiklikler yaptı. Kilise nikahını lağvederek sivil evliliği getirdi, kadınlara eşit miras ve eğitim hakkı tanıdı.Kollontai, devrim sonrası zorluklarda da yılmadı. Brest-Litovsk Barışı’na karşı çıkarak kısa süre istifa etti. 1920’lerde İşçi Muhalefeti içinde yer aldı; parti içinde daha fazla demokrasi ve işçilerin rolünü savundu. Bu tutumu nedeniyle eleştirildi, hatta dışlandı. 1922’den itibaren diplomasiye yöneldi. Norveç, Meksika ve İsveç’te elçi ve büyükelçi olarak görev yaptı. Dünyanın ilk kadın büyükelçilerinden biri oldu. II. Dünya Savaşı sırasında Sovyet-Finlandiya ateşkes görüşmelerinde önemli rol oynadı. Diplomatik kariyerinde de kadın haklarını ve barışı savundu.
Yaşamı boyunca yazılar, kitaplar ve otobiyografik notlar bıraktı. Komünizm ve Aile, Toplumsal Temelde Kadın Sorunu, Kanatlı Eros gibi eserlerinde kadın emeğinin sosyalleşmesini, yeni ahlakı ve sevgiyi işledi. Özel hayatında da geleneklere meydan okudu; aşklarını özgürce yaşadı, duygularını yaratıcılık ve mücadeleden öne koymadı. 9 Mart 1952’de Moskova’da kalp krizi sonucu öldü; Novodeviç Mezarlığı’na gömüldü. Ölümünden kısa süre önce 80. doğum gününe yaklaşmıştı.
Alexandra Kollontai’nin mirası, devrimci feminizmin en parlak örneklerinden biridir. O, kadınları “erkek düşmanı” olarak konumlandırmadı; sınıf mücadelesinde erkek işçilerle yan yana, eşit yoldaşlar olarak gördü. Kapitalizmin kadına yüklediği çifte sömürüyü teşhis etti ve çözümün ancak üretim ilişkilerinin kökten değişmesinde yattığını gösterdi. Bugün bile, ev içi emeğin görünmezliği, ücret eşitsizliği ve cinsiyet baskısı tartışılırken Kollontai’nin fikirleri güncelliğini koruyor. O, sadece bir bakan veya diplomat değil; emeğin ve sevginin özgürleştiği bir dünya için ömür boyu mücadele etmiş bir devrimciydi.
“Kadınlar ancak emeğin sosyalleştiği, komünizmin galip geldiği bir dünyada özgür ve eşit olacaktır” sözü, onun hayatının özeti gibidir. Bu mücadele, hala devam ediyor.
Yorumlar (0)