İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilerek gözaltına alınmasına kadar varan operasyonla birlikte Türkiye aylardır devam eden baskıların sonucunda kritik bir eşiğe gelmiş durumda. Ancak iktidarın bu son hamlesinin yanı sıra bir yandan barış/çözüm çağrıları yapılırken, diğer yandan İBB’ye dahi kayyımın gündeme gelmesi tartışmaları beraberinde getirdi.
Gelişmeleri değerlendiren Siyaset Bilimci Prof. Dr. Şebnem Oğuz, "Hem normalleşme, hem de ‘terörsüz Türkiye’ sürecinde nihai olarak Erdoğan’ın hem devlet içindeki çeşitli klikleri hem de muhalefetin farklı kesimlerini birbirine karşı harekete geçirip ortaya çıkan tepkiler üzerinden hegemonyasını yeniden kurması ve politikasını belirlemesi söz konusu" diyor.
İmamoğlu, belediye başkanları, gazeteciler gözaltında. Kayyım iddiaları ortada dolanıyor... Uzun zamandır bekleniyor, konuşuluyordu aslında. İktidarın hedefi nedir? Cumhurbaşkanı adaylığını engellemenin ötesinde bir plan denilebilir mi?
Bu bağlamda iktidarın İmamoğlu ve CHP’ye dönük saldırılarının iki hedefi var. Birincisi elbette İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmasını engellemek. Bu hamleyi değerlendirirken geç faşizmin temel bir özelliğini hatırlamak gerekiyor: Geç faşizm komünizm tehdidinin olmadığı koşullarda şekillendiği için klasik faşizmden farklı olarak seçimlerin askıya alınmasına gerek duymuyor. Aksine, parlamenter sahnenin devam etmesi sağ popülist liderlerin güç toplamak ve kendilerini yeniden üretmek için ihtiyaç duydukları iç düşmanı muhatap olarak canlı tutuyor. Bu nedenle sık yapılan seçimler ve aktif bir parlamento rejim açısından stratejik bir işlev taşıyor. Bu koşullarda iktidar partisinin ömrünü uzatmak için seçimleri askıya almayı gerektirmeyecek başka araçlara başvuruluyor. Devletin ideolojik ve zor aygıtları sürekli farklı biçimlerde harekete geçirilerek, özellikle de yargı en önemli zor aygıtı olarak kullanılarak seçim sonuçları kontrol ediliyor.
İmamoğlu’na dönük saldırının ikinci hedefi ise tam da bu noktada açığa çıkıyor: İktidar, İmamoğlu’nun adaylığını engellemenin ötesinde genel olarak faşizmin kurumsallaşması sürecini bir adım daha ileri götürmeyi amaçlıyor.
Muhalefetten tepki yağıyor, birçok yerde eylemler yaygınlaşıyor ama henüz bu saldırıları engelleyecek bir hareket görünmüyor. Ortak mücadele olanaklarını nasıl görüyorsunuz?
Öncelikle İmamoğlu ve CHP'nin son dönemde kullandığı "kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz" sloganının ortak mücadele açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu slogan Brecht'in 1934'de faşizme, savaşa ve kapitalizme karşı ortak mücadelenin ancak ezilenlerin birliği ile mümkün olduğunu vurgulayan şiirine dayanıyor. Şiirden bir bölümü hatırlayalım: “Kim mi kurtaracak seni, köle? Görecekler seni, kardeş, yuvarlananlar uçuruma, duyacaklar çığlıklarını. Seni köleler kurtaracak kurtaracaksa! Ya hep beraber ya da hiç birimiz. Kurtulmak yok tek başına yumruktan ve zincirden”. Şiir savaşta vurulmuş adamı ancak yaralıların kurtarabileceğini, yoksulların ise ancak yoksullarla birleşerek “yumruktan ve zincirden” kurtulabileceğini vurgulayarak devam eder. Muhalefet bu sloganın özüne uygun bir biçimde birleşebilirse, gerçek bir çıkış mümkün olabilir. Bu noktada şiirde bahsedilen birlik çağrısının faşizm koşullarında yapıldığını, dolayısıyla bir seçim ittifakını değil ezilenlerin tabandan mücadelesini vurguladığını unutmamak gerek.
Tam da bu nedenle şu anda muhalefetin temel sloganına dönüşmesi çok anlamlı olur. Zira geç faşizmde seçimlerin rejim açısından bir başka kritik işlevi daha vardır. Seçimler, muhalefetin enerjisini, rejime karşı en etkili stratejiyi temsil eden uzun vadeli örgütlenme ve kitlelerle kalıcı bağlar kurma çabasından uzaklaştırır. Devlet sokak eylemliliklerini ve toplumsal direnişleri bastırarak/önleyerek, muhalefetin önüne tek mücadele aracı olarak seçimleri koyar. Muhalefet de bu koşullarda bütün enerjisini seçim çalışmalarına yönlendirir. Bu durum ise rejimin kendisine karşı mücadele araçlarının yaratılmasını olanaksız kılar. Bu açmaz, muhalefet açısından geç faşizmin ürettiği en önemli tuzaktır. “Kurtuluş yok tek başına” sloganının ruhuna sadık kalınırsa bu tuzağa düşmemek mümkün hale gelebilir.
Tam da silahların bırakılmasının, barışın konuşulduğu bir süreçte muhalefete yönelik artan bu baskıları nasıl değerlendirmek lazım?
İktidarın bu baskılarla muhalefeti bölmeye ve rejimin çizdiği sınırlar içinde kalabilen uysal bir muhalefet yaratmaya çalıştığı açıktır. Bu noktada baskıların temelde iki koldan ilerlediğini görüyoruz: Batıda CHP’ye, Gezi direnişi üzerinden daha geniş anlamda sola ve Mehmet Türkmen’in tutuklanması örneğinde sembolleşen işçi direnişlerine dönük bir saldırı var. Öte yandan da Kürtlere dönük baskılar kayyım atamaları, HDK operasyonu, Rojava’ya yapılan saldırılarla devam ediyor. Ancak burada muhalefeti yeniden dizayn etmenin mekanizmasının hâlâ Kürt meselesi üzerinden işlediğini unutmamak gerek. CHP’ye dönük baskılar temelde kent uzlaşısı üzerinden ilerlerken, Kürtlere de faşist rejimin parametrelerinde hiçbir değişiklik yapılmaksızın barış çağrısı yapılıyor. Bu durum ise özellikle CHP ve batıda diğer muhalefet güçleri açısından DEM Parti’nin bir muhalefet partisi olmaktan çıkabileceği şeklinde yorumlanabiliyor.
Bu açmazı aşmak için iki noktaya dikkat çekmek istiyorum. Birincisi DEM Parti tam da faşist bir rejimde onurlu ve demokratik bir barışın mümkün olmadığının farkında olduğu için barış mücadelesini ezilenlerin ittifakıyla yürütmeye çalışıyor. “Barışın toplumsallaşması” ile kastettikleri şey aslında tam da Brecht’in şiirindeki gibi faşizme ve savaşa karşı mücadelenin ancak ezilenlerin eliyle yürütülebileceği, bu konuda egemenlerden bir şey beklenmemesi gerektiği fikrine dayanıyor. Ancak Bahçeli’nin başlattığı süreçte müzakare-mücadele diyalektiğinde müzakere bileşeninden tümüyle vazgeçmeleri mümkün değil. Müzakere ise bir zamanlar Mandela’nın belirttiği gibi dostla değil düşmanla el sıkışarak yapılır, bu düşmanla uzlaşıldığı anlamına gelmez. Bu noktada Batıdaki muhalefet güçlerinin bu durumu “yine AKP’yle anlaştılar” paranoyasından çıkarak yorumlaması çok önemli.
İkincisi de hem Özgür Özel’in başlattığı normalleşme sürecinde, hem de Devlet Bahçeli’nin başlattığı süreçte işleyen temel rejim dinamiğini unutmamak gerekir. Faşizm, farklı güç merkezleri arasındaki mücadelenin getirdiği keyfilik ve belirsizliğin lider tarafından manevra alanına dönüştürüldüğü bir rejimdir. Hem normalleşme, hem de “terörsüz Türkiye” sürecinde nihai olarak Erdoğan’ın hem devlet içindeki çeşitli klikleri hem de muhalefetin farklı kesimlerini birbirine karşı harekete geçirip ortaya çıkan tepkiler üzerinden hegemonyasını yeniden kurması ve politikasını belirlemesi söz konusu. Dolayısıyla bütün muhalefetin bu dinamiğe karşı tetikte olması, Brecht’in şiirinin ruhuna uygun biçimde egemenlerle değil tüm ezilenlerle birlikte yol yürümekte kararlı durması gerekiyor.
KAYNAK: Evrensel gazetesi, Birkan Bulut
Yorumlar (0)