Her şey İmamoğlu’nun diplomasına çökmeyle başladı. O andan itibaren okullarda, üniversitelerde dirsek çürütmenin hiçbir anlamı kalmamıştı. Öğrencilik mesleğinin geleceğe dair bütün hayalleri bir anda yıkılıverdi milyonlarca gencin gözünde. Ana-babaların “aman oğlum, okulu, derslerini ihmal etme” kaygıları da anlamsızlaştı bir anda. Müesses nizam bir gecede her şeyin üstüne çökebilirdi artık, sadece hayallerimizin değil, emekle biriktirdiklerimizin de.
Yetmedi… Üstüne seçilmiş yöneticilere atanmışlar eliyle önce gözaltı, sonra da tutuklama. Artık seçme ve seçilmenin de bir hükmü, güvencesi kalmamıştı. Peki biz neciydik?.. Sadece basit bir “halk” parçası mı? Sözümüzü geçtik, varlığımızın da mı bir anlamı yoktu. Onlar ne derse o!.. Ne isterlerse o!.. muydu?..
Hayır… O kadar da basit değildi!.. “Her şeye çökebilirsiniz ama hayallerimize asla” diyerek önlerine kurulan barikatları yıkmaya başladı üniversiteli öğrenciler. Önce İstanbul’da, sonra Ankara’da ve tüm ülkede. Zaten yıllardır yeterince bilenmişlerdi geleceğe dair hayal kurabilme özgürlükleri bile ellerinden alındığından bu yana.
Nihayet, siyasetin ana muhalefeti de yıllardır biriken toplumsal muhalefetin öfkesine tercüman olmayı becerdi, önce Saraçhane meydanında, sonra da ülkenin tüm meydanlarında. Yıllardır rejim eliyle üretilen korku ve sindirmenin verdiği pervasız bir güven içindeyken hiç beklemedikleri bir tepki ortaya çıktı sokakta. Artık mesele ne İmamoğlu ne CHP meselesiydi, tıpkı Gezi isyanında da “üç-beş ağaç” meselesi olmadığı gibi. Gençlerin, emekçilerin, emeklilerin, kadınların, hatta çocukların bile birikmiş öfkesi partilerin de liderlerin de boyunu çoktan aşmıştı.
Bu öfke meydanlarda vücuda gelince evdeki planlar bozuldu. Dünyanın en büyük metropollerinden birinin rantına yeniden çökme planı içine çöktü. Ama şimdilik… Şimdi, iki adım geri çekilip, şartlar oluştuğunda yeniden bir adım ileri atmak üzere. Önce baskı ve zor yoluyla sokakları sakinleştirmek gerekiyor…du. Biber gazı ve plastik mermi marifetiyle önce gençleri susturmak gerekiyordu, bir de sokaktan haber ve görüntü taşıyan gazetecileri. Bilanço, bir haftada onlarca yaralı genç, yüzlerce göz altı ve tutuklama. Hukuk mu?.. Gerekçe mi?.. “Hele bu akan çağlayanı durduralım, sonra kitabına uydururuz…” diye düşünüyor olmalılar.
Hesaba katılmayan, beklenmedik bunca belanın üstüne, artık kimin aklına geldiyse “tüketim boykotu” çıktı. Önce sadece yıllardır kayırılan, bir haftadır meydanlarda dile gelen öfkenin sesini duymazdan, görmezden gelen yandaş medya şirketleri hedefindeydi boykotun ama giderek “topyekûn boykot”a dönüşme yolunda sanki. Zaten ezici çoğunluğun cebinde bayram harçlığı bile kalmadı ki. “Aman ha!” diye telaşla ortaya çıkanlar da ellerinde kitapçı poşetleriyle, boykot listesinin başındaki adreslerde kahve içme derdindeler… Komik olmuş. Boykotu haklı çıkarmanın telaşına düşmüşler adeta.
Bir haftanın kısa özeti böyle, peki kıssadan hisse var mı?.. Elbette! Gençlik sokakta. Omuz omuza direniyorlar. Onlar enkaz hâlinde bir ülkenin içinde açtılar gözlerini... Kaybedecekleri ne var?.. Kazanacakları bir gelecek var ama. Bizim gibi görmüş geçirmiş tuzu kuruların yıllardır göze alamadıklarını gençler göze alıyor. O umut ve cesaret bize de bulaşır belki, ukalalık etmeden, duymayı ve görmeyi becerebilirsek eğer. Sadece “her şey çok güzel olacak” diye milyonların duygularını dillendirdiği için tutuklanan genç Berkay’a ve arkadaşlarına özgürlük borçluyuz artık her birimiz.
Çizim: Aydan Çelik
Yorumlar (0)