Hürriyet Zincirli , Mizah Tutsak

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çizgide mizah, hiçbir dönemde yok olmamış, tam tersine toplumsal kültürün ana unsurlarından biri olmuştur. Divan edebiyatının ustaları Baki ve Nefi, Tevfik Fikret, hicivleriyle sarayın gücünü titretmiş, kelamın kılıcıyla adaletsizliği deşmişlerdir. Neyzen Tevfik ise yakın tarihin en özgün seslerinden biri olarak, hem işgalciye hem de kendi halkının zalimlerine karşı ironi ve alaycılıkla direnmiştir. Mizah, burada bir eğlence aracı olmanın ötesinde, bir direniş biçimidir; halkın sesinin, iktidarın kulağına fısıldadığı en etkili yoldur. Cumhuriyet döneminde bu gelenek daha da güçlenerek sokaklara, dergilere, günlük hayata yayılmıştır. Gırgır ve Fırt gibi dergiler, dönemin en ağır siyasi ve toplumsal krizlerinde bile milletin nabzını tutmuş, eleştiriyi mizahın sivri diliyle buluşturmuştur. Leman ise bu ekolün günümüzdeki en güçlü temsilcilerinden biri olarak, aynı çizgiyi sürdürmüştür. Deniz Göktaş da işte bu büyük geleneğin içinden gelen, çağımızın aktörlerinden biridir. Onun kalemi ve çizgisi, tıpkı selefleri gibi, düşündüren, güldüren ve rahatsız eden bir mirasın taşıyıcısıdır.

Hürriyet Zincirli ,  Mizah Tutsak

Deniz Göktaş Tutuklandı

Deniz Göktaş’ın tutuklanması, bu iktidarın mizaha, eleştiriye ve özgür düşünceye bakışının en çıplak, en sarih ifadesidir. Bir karikatüristin, bir mizahçının sesini susturmak için devletin tüm mekanizmalarını harekete geçirmesi, sadece bir kişinin özgürlüğünü gasp etmek değil; toplumsal hafızamızın en kadim damarlarından birini, mizah geleneğimizi hedef almaktır. Çünkü mizah, bu coğrafyada asırlardır otoriteye karşı en keskin, en sinsi ve en dayanıklı silahtır. Güldürürken düşündürür, düşündürürken sorgulatır. İşte tam da bu yüzden korkuyorlar.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çizgide mizah, hiçbir dönemde yok olmamış, tam tersine toplumsal kültürün ana unsurlarından biri olmuştur. Divan edebiyatının ustaları Baki ve Nefi, Tevfik Fikret, hicivleriyle sarayın gücünü titretmiş, kelamın kılıcıyla adaletsizliği deşmişlerdir. Neyzen Tevfik ise yakın tarihin en özgün seslerinden biri olarak, hem işgalciye hem de kendi halkının zalimlerine karşı ironi ve alaycılıkla direnmiştir. Mizah, burada bir eğlence aracı olmanın ötesinde, bir direniş biçimidir; halkın sesinin, iktidarın kulağına fısıldadığı en etkili yoldur.

Cumhuriyet döneminde bu gelenek daha da güçlenerek sokaklara, dergilere, günlük hayata yayılmıştır. Marko Paşa, Gırgır ve Fırt gibi dergiler, dönemin en ağır siyasi ve toplumsal krizlerinde bile milletin nabzını tutmuş, eleştiriyi mizahın sivri diliyle buluşturmuştur. Leman ise bu ekolün günümüzdeki en güçlü temsilcilerinden biri olarak, aynı çizgiyi sürdürmüştür. Deniz Göktaş da işte bu büyük geleneğin içinden gelen, çağımızın aktörlerinden biridir. Onun kalemi ve çizgisi, tıpkı selefleri gibi, düşündüren, güldüren ve rahatsız eden bir mirasın taşıyıcısıdır.

Bugün Deniz Göktaş’ın tutuklanması, sadece bir mizahçının değil, o geleneğin kendisinin tutuklanmasıdır. Otoriter rejimler, tarih boyunca en çok düşündüren ve güldürenlerden korkmuştur. Çünkü mizah, propaganda makinesinin en büyük düşmanıdır. Ciddiyet maskesi takmış yalanları bir anda çıplak bırakır, korku imparatorluğunu kahkahayla sarsar. Gülen bir halkı kontrol etmek zordur. Düşünen bir halkı kandırmak ise imkânsıza yakındır. Bu yüzden önce mizahı, sonra düşünceyi, en sonunda da kahkahayı yasaklarlar.

Hangi hukuka göre? Soru bile naif kalıyor. Otoriter rejimlerde hukuk, ilk yasaklanan şeydir. Kanunlar, iktidarın keyfine göre bükülür; savcılar ve hâkimler, eleştiri sesini susturmanın aracı haline getirilir. “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik”, “cumhurbaşkanına hakaret”, “dezenformasyon” gibi kavramlar, her türlü eleştiriyi örtmek için hazırda bekletilen sopalara dönüşür. Deniz Göktaş’ın davası da bu sopalardan biridir. Amaç, sadece onu susturmak değil; tüm mizah camiasına, tüm eleştirel seslere “bundan sonra sıra sizde” mesajı vermektir.

Bu zihniyet, aslında Türkiye’nin modernleşme serüvenine de aykırıdır. Mizah, bu topraklarda halkın kendini ifade etmesinin, acısını, öfkesini ve umudunu aktarmanın en yaratıcı yollarından biri olmuştur. Karikatürler, fıkralar, hicivler, toplumun vicdanı olmuştur. Onları susturmak, vicdanı susturmaktır. Gülmeyi yasaklamak, hayata küsmektir. İnsanları güldüreni hapse atmak ise, karanlığın zaferini ilan etmektir.

Deniz Göktaş’ı tutuklayanlar, farkında olsunlar ya da olmasınlar, aslında kendi korkularını ilan etmişlerdir. Güçlerinin kırılgan olduğunu, halkın hafızasının ve mizahının kendilerinden daha kalıcı olduğunu itiraf etmişlerdir. Çünkü mizah ölmez. Tutuklanabilir, sansürlenebilir, baskı altında tutulabilir ama kökleri derindir. Baki’den Nefi’ye, Neyzen’den , Can Yücel’e - Gırgır’dan , Fırt’ta Leman’a uzanan o zincir, her baskıda biraz daha güçlenir.

Bu ülkede mizahı tutuklayamazsınız. Çünkü mizah, hapishanelerin duvarlarını aşar, karanlık hücrelerde bile fısıltı halinde devam eder. Bir gün, o fısıltılar yeniden kahkahaya dönüşür. Ve o kahkaha, otoriter rejimlerin en büyük kâbusudur.

Deniz Göktaş serbest bırakılmalıdır.

Mizah serbest bırakılmalıdır.

Düşünce ve ifade özgürlüğü serbest bırakılmalıdır.

Çünkü gülemeyen bir toplum, nefes alamayan bir toplumdur. Ve nefes almak, İnsan’ın en temel hakkıdır.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış

İlginizi Çekebilir