İmamoğlu Tutuklandı

...bu soruları hakkıyla yanıtlayabilmek için ibreyi 18 Mart’tan biraz daha geriye sarmamız gerekiyor. Geçtiğimiz birkaç aylık süreçte onlarca devrimci ev baskınıyla gözaltına alındı ve ardından tutuklandı. HDK kapsamında binlerce insanın isminin yer aldığı geniş soruşturma dosyaları tekrardan gündeme düştü. 13 yıl önceki Gezi Protestolarının hukuki yargılama süreçleri yeniden hortlatıldı. Tesadüfe bakın ki tüm bunlar özellikle bir şehir üzerinde yoğunlaştırıldı; İstanbul. Bugün geldiğimiz noktaya Erdoğan iktidarı 18 Mart’ta yataklarından öfkeyle ve hırsla kalktı diye gelmedik. Bugün zaten aylar öncesinden inşaa edilmeye başlanmıştı.

İmamoğlu Tutuklandı

İmamoğlu Tutuklandı, Peki Bu Ne Anlama Geliyor?

Günlerdir Türkiye’nin tanıklık ettiği olaylar dizisini tam anlamıyla kavramaya çalışmak ve bütün katmanlarını tartışmaya açabilmek direnişin muhtevası açısından ölümcül bir önem taşıyor. İmamoğlu'nun diplomasının iptal edilmesi, ardından hakkında açılan soruşturmalara binaen ev baskını ile gözaltına alınması ve tutuklanması ile sonuçlanan bu süreç kısaca özetlemek gerekirse;

Diploması olmadığı geniş kitlelerce bilinen, bir tane bile üniversite fotoğrafına/arkadaşına rastlanmayan, son seçimlerde nasıl kazandığı şaibesini koruyan ve hakkında, kamuoyu ile de paylaşılmış olan, yolsuzluk yaptığına dair son derece açık ses kayıtları ve başkaca deliller bulunan Recep Tayyip Erdoğan’ın, hakkıyla kazanılmış bir diploması bulunan, yolsuzluk yaptığına dair soruşturma kapsamında ifadesi alınan gizli tanığın tanık olmadığını açıkça beyan ettiği, ancak duyduğunu söylediği çeşitli iddiaların dışında hiçbir kanıt bulunmayan, kendisini dört kez alt etmiş olan rakibinin önce üniversite diplomasını baskı yoluyla hukuksuzca iptal ettirdiği, yanı sıra yolsuzluk iddiası ve Erdoğan’ın iktidarında bulunduğu hükümetin barış görüşmeleri yaptığı örgüte yardım ettiği iddiasıyla “terör örgütüne yardım” ve “terör örgütü kurma” suçlamalarıyla hakkında açılan bir diğer soruşturma sonucu Ekrem İmamoğlu’nu iktidar yarışından diskalifiye etme çabasıyla karşı karşıyayız.

Peki bu sadece Erdoğan’ın güç aşkıyla yanıp tutuştuğunun başka bir kanıtı mı yoksa dahası mı? Bu durum sadece Erdoğan’ın CHP ile yürüttüğü bir iktidar savaşı mı? Bu mesele CHP’nin “iç meselesi” mi? Bütün bu yaşananlar yalnız Türkiye’nin iç siyaseti ile mi ilgili?

Bu soruları hakkıyla yanıtlayabilmek için ibreyi 18 Mart’tan biraz daha geriye sarmamız gerekiyor. Geçtiğimiz birkaç aylık süreçte onlarca devrimci ev baskınıyla gözaltına alındı ve ardından tutuklandı. HDK kapsamında binlerce insanın isminin yer aldığı geniş soruşturma dosyaları tekrardan gündeme düştü. 13 yıl önceki Gezi protestolarının hukuki yargılama süreçleri yeniden hortlatıldı. Tesadüfe bakın ki tüm bunlar özellikle bir şehir üzerinde yoğunlaştırdı; İstanbul. Bugün geldiğimiz noktaya Erdoğan iktidarı 18 Mart’ta yataklarından öfkeyle ve hırsla kalktı diye gelmedik. Bugün zaten aylar öncesinden inşa edilmeye başlanmıştı.  

18 Mart’ta Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi aylardır ilmek ilmek örülen planın işlemeye başlaması için atılan bir işaret fişeğinden ibaretti. Öncesinde atılan adımlar da aslında 80’lerde polisin 1 Mayıs eylemlerinden birkaç gece önce devrimcilerin evini basıp sokağa çıkmalarını önlemek adına yaptığı “tedbir gözaltıları"nın daha geniş ve uzun bir versiyonuydu. Sokağın iradesini kırmak için, ön açıcı olması muhtemel aktörleri kamuoyuna da gözdağı vererek engelleme çabasıydı.

18 Mart’ın hemen ardından yaşananlar ise neden bu önlemi alma ihtiyacı duyulduğunu kör göze parmak batırırcasına ortaya döktü. Binlerce insan polisin yoğun saldırısına maruz bırakıldı. İnsanlara açıkça işkence uygulandı. İstanbul Barosu yönetimden alındı. Sözde siyasi parti MHP tarafından halk tehdit edildi. Ülkenin dört bir yanında eylem yasakları ilan edildi. Şehirlerdeki tüm yollar kapatıldı. Polis şiddetini arttırmak ve hatta durumu kişisel kin ile beslemek adına polise verilen kumanyalar kısıldı. 20 polisin tek bir eylemciyi ara sokakta sıkıştırıp tekmelerle, coplarla işkence ettiği videolar gelmeye başladı. İstanbul’a giriş çıkışlar kısıtlandı. RTÜK tüm kanalları tehdit yoluyla canlı yayınları kesmeye zorladı ve hemen ardından şiddetin seviyesi daha da arttı. Yüzlerce yurttaş ev baskınlarıyla ya da alanlardan gözaltına alındı. Avukatların savunma yapması ve hatta adliyeye girmesi engellendi. Yurttaşlar özel müdafileri ile görüştürülmedi CMK avukatları ile ifadeleri alındı, bazıları hiç bir avukat görmedi. Gözaltı süreleri hiçbir açıklama olmaksızın uzatıldı. Buna ilişkin dilekçe vermek isteyen avukatlar dilekçelerini teslim edemesin diye özel kalemler dahil olmak üzere mahkeme heyeti adliye binasından gerçek anlamda koşarak kaçtı. Avukatlar adliyelerin önünde polis tarafından saldırıya uğradı. Milletvekilleri adliye koridorlarında kar maskeli ve sicil numarası olmayan sözde polis ama gerçekte iktidarın silahlı özel koruma çeteleri olarak engellendi. Eylemlerden gözaltına alınan yurttaşlar arasında tutuklananlar oldu. İmamoğlu ve beraberindeki 100 kişinin soruşturması kapsamında alınan savcılık ifadelerinin ardından yüzlerce sayfa belgeye rağmen savcılık 1 saat 20 dakika sonra nasıl olduysa 20 sayfalık bir tutuklama talebinde bulundu ve yargılananlar ile avukatları talebi mahkemeden değil yandaş basından öğrendi. Talebin ardından çıkan tutuklama kararları ise açıklanmasından bir saat önce hiç bir hata olmaksızın yine yandaş basın tarafından duyuruldu, mahkeme açıklaması her nasılsa bir saat sonra gelebildi. Kararı Yeni Akit ve Şafak yazarları mı aldı, mahkeme başkanı mı aldı o bile belli değil kanımca.

Bütün bunlar gerçekten sadece Ekrem İmamoğlu, Ekrem İmamoğlu olduğu için mi oluyor? Bu soruya evet demek en hafif tabiriyle naiflik ve politikadan zerre anlamamak olarak algılanabilir. Bugün Ekrem İmamoğlu Erdoğan saltanatının en güçlü rakibiydi. Tamamen uydurma bir dosya ile şu anda tutuklu. İBB’ye kayyum atanmayacağı için sevinenler var. Çünkü tutuklama kararı sadece yolsuzluk üzerinden verildi, terör soruşturmasından adli kontrol şartı olmaksızın şimdilik serbest yargılanıyor. Hoş başsavcılık itiraz edeceğini açıkladı dolayısıyla belki de siz bu yazıyı okumadan önce Yeni Şafak’tan bir tutuklama kararı daha okuyabilirsiniz, okursanız Özgür Özel’e ulaşmayı ve haberi vermeyi de ihmal etmeyin bu arada lütfen.

Durum buyken İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı adayı olması teknik olarak mümkün olmadığı için Erdoğan’ın karşısına çıkarılacak başka bir adayın başına aynı şeyin gelmeyeceğini iddia etmek mümkün mü? İBB’ye bugün atanmayan kayyumun yarın da atanmayacağının, OHAL ilan edilip CHP Olağanüstü kurultayının iptal edilerek CHP’ye de kayyum atanmayacağının, Özgür Özel’in dokunulmazlığının düşürülmeyeceğinin ve ona da bir soruşturma düzenlenmeyeceğinin garantisi var mı? Hepimiz biliyoruz ki bu mesele İmamoğlu meselesi değil, bu mesele CHP meselesi de değil. Bir adamın güç aşkıyla milyonları hem mecazi anlamda hem de gerçek anlamda katletmesinin, koskoca bir ülkenin siyasi yapısının baştan aşağıya değiştirilmesi meselesi. Bu sebeple kimse bir dakika dahi İBB’ye kayyum atanmayacak diye sevinmeye kalkmamalı. İBB’ye kayyum atanmayacak belki ama ülkeye çoktan bir padişah atandı.

Peki Erdoğan bu gücü nereden buluyor? Kendi kitlesinden demek mümkün değil zira iktidara geldiğinden beri en güçsüz olduğu dönemdeyiz açıkça. Ancak dünya Türkiye’den büyük. Bütün dünyada şu an da açıkça görülen bir saf tutma hali mevcut. 3. Dünya Savaşı ihtimaline girip yazıyı bir komplo teorisi anlatısına çevirmek istemiyorum ancak dünya genelinde ki bu saflaşma halini açıkça görmeden hiç bir ülkenin kendi iç siyasetini haritalandırması da mümkün değil. Trump ve Putin el ele vermiş durumda, Otokrasi artık tarih kitaplarından fışkırarak gazetelerde kendine yer ediniyor. Avrupa ne yapacağını bilemez bir halde, açıkça korkuyor. Türkiye’nin kendisini bu anlamda da bir yerde konumlandırması gerekiyor. Türkiye derken maalesef Erdoğan ve çevresindeki bir avuç kişiden bahsediyorum. Ya Avrupa ile saf tutacak ya da Trump ve Putin ile. Kendi çıkarları dışında herhangi bir şey düşünmekten aciz, kendi doğrularını tek doğru olarak kabul eden ve bunun dışındaki herhangi bir fikri duymaya dahi tahammülü olmayan, sırf kendisi altın varaklı koltuğunda oturmaya devam edebilsin diye özgürlük kapsamında sıralanabilecek istisnasız her şeyin karşısında duran bir adam böyle bir durumda neyi seçer peki?

Günlerdir daha doğrusu aylardır Türkiye’de tanıklık ettiğimiz şeyler aslında Erdoğan’ın uluslararası arenada kendini pozisyonlandırma çabasının bir sonucu bir anlamda. Otokrasiler birbirinden güç alarak hortladıkları deliklerden çıkma çabasında. 2. Dünya Savaşı dönemini hatırlayalım. Hitler ve Mussolini işbirliğine bir kez daha bakalım. Tarihe gömülü kalarak geleceği inşa edemeyiz ancak geçmişi iyi anlamazsak da bugünü analiz etme şansımız yok. Bugünü analiz edemeden ise geleceğe dair hayal dahi kuramayız. Çünkü geleceğe dair hayal kurmamız için tek şansımız doğru analiz ettiğimiz bugünün mücadelesini tavizsiz sürdürerek güç kazanmaktan geçiyor. Peki bu koşullarda mücadele hala mümkün mü?

Daha önceki yazıda da belirtmiştim. Umudumuzu yitirmek zorundayız. Umudumuzu yitirelim ki cüretimizi kucaklayabilelim. Günlerdir yurttaşlar sokaklarda, son seçim sonuçlarına göre 1. parti olan CHP’yi 24 saatten kısa bir sürede kendi iradelerine sahip çıkmaya zorunda bırakacak kadar güçlü, TOMA’ları geriye sürmeye mecbur bırakacak kadar dirayetli, mahkeme sonucundan da açıkça gördüğümüz kadarıyla Erdoğan’a kendi ajandasını korumaya çalışarak atabileceği tek geri adımı attıracak kadar kudretli. Evet "otokrasi" artık Türkiye için gökyüzünü saran kara bir buluttan da somut, Otokrasi artık açıkça sokaklardan evlerimize sızıyor ama yurttaşlar 20 yılı aşkın süredir kendilerinden çalınan her şeyin, öldürüldükleri her günün hesabını sormak için savaşıyor. Bugün bu noktada yurttaşlar tarih yazıyor, instagramda makyaj videosu çekmek dışında ya da odalarında oyun kulaklıklarını takıp hayattan soyutlanmak dışında hiçbir şey yapmadığı iddia edilen gençler aslında ne olduklarını, kim olduklarını her saniye çığlık çığlığa bağırıyor. Ali İsmail Korkmaz’ın, Berkin Elvan’ın, Mehmet Ayvalıtaş’ın, Abdullah Cömert’in, Ethem Sarüsülük’ün, Ahmet Atakan’ın, Medeni Yıldırım’ın, Hande Kader’in, Eylül Cansın’ın, Dilek İnce’nin, Çağla Joker’in, Buket Üzümcü’nün, katledilen binlerce LGBTİ+ bireyin, Pınar Gültekin’in, Şule Çet’in, Ceren Damar’ın, Emine Bulut’un, Özgecan Aslan’ın, katledilen binlerce kadının, Tahir Elçi’nin, Kemal Kurkut’un, Garibe Gezer’in, Majd Al Mustafa’nın, Ahmed Al Shihabi’nin, Suruç Katliamında hayatını kayben 34 yurttaşın, Cizre Olaylarında hayatını kaybeden yüzlerce yurttaşın, Hendek olaylarında hayatını kaybeden 310 yurttaşın, 6 Şubat depremlerinde (şaibeli olan resmi verilere göre) katledilen 53.537 yurttaşın, Kartalkaya’da katledilen 78 yurttaşın, KYK yurdunda asansörün düşmesiyle hayatını kaybeden Zeren Ertaş’ın, AKP’nin politikalarının bir sonucu olarak hayatına son veren aralarında Olcay Polatlı, Merve Mercan, Sibel Ünli’nin de bulunduğu binlerce yurttaşın (Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, 2002-2022 yılları arasında toplam 65.545 kişi intihar etti. Bu intiharlardan yaklaşık 6.000'inin ekonomik sebeplerle gerçekleştiği belirtiliyor.) öfkesini kuşanıp geleceklerini tayin etme haklarını yeniden eline alıyor.

İktidarın uydusu olmaktan başka hiçbir vasfı bulunmayan Ahmet Hakan’ın iddia ettiği gibi, hiç bir şey unutulma bahçesine fırlatılmıyor. İktidarın ve çevresindeki şakşakçılarının umud ettiğini aksini yurttaşlar 2002’den bu yana kaybettiği her bir canın, elinden alınan her bir hakkın, yok edilen her bir özgürlük parçasının hesabını soruyor. Halka yaşatılan her şey direniş heybemizde yerini alıyor. Bugün sokaklarda üzerine plastik mermi yağdırılan, TOMA’lardan gazlı su püskürtülen, tekmelenen, yerlerde sürüklenen insanların yüzünde iradelerinin kırılmasına dair bir parça bile duygu görülemiyorsa, her geçen gün eylemler daha da kalabalıklaşıyorsa sebebi budur.

Bugün istisnasız herkese düşen görev son derece açıktır: Ne pahasına olursa olsun sokaklardaki direniş çizgisi güçlendirilmelidir. Hiçbir siyasi partinin, kurum, kuruluş, dernek ya da örgütün Demokrasi rüyasına yatma lüksü yoktur. Bunu aklından geçirenler Putin Rusyası’na dönüp bakmalıdır. Bugün siyasi arenadaki tek ve en güçlü rakibini hukuku yozlaştırarak diskalifiye edenlerin ülkesinde bir yıla kalmadan cezaevlerinden şaibeli ölüm haberlerinin geleceğini anlamak için kimsenin kahin olmasına ya da yüksek politik analizler yapma yetisine sahip olmasına gerek yoktur. Hal buyken sandık bir seçenek değildir zira bu saatten sonra sandıkta olabilecek tek ismin Recep Tayyip Erdoğan olduğu gün gibi ortadır.

Yurttaşlar kaybedecek hiçbir şeyleri kalmadığının farkında, bu farkındalıkla sokakları dolduruyorlar. Aileden zengin, sosyal statüsü sağlam, beyaz, müslüman, erkek ve yüz binlerce kişinin açık siyasi desteğine sahip bir insanın diplomasının hiç bir dayanak olmaksızın iptal edildiği bir ülkede, bu kişinin yanında diploması iptal edilenler arasında doktorasını Sorbonne'da yapmış Galatasaray Üniversitesi İşletme Bölümü'nde profesörü Naciye Aylin Atay Saybaşılı’nın diplomasının da iptal edilebildiği bir ülkede hiç kimsenin hiç bir şeyi güvende değildir. Kısaca demek istediğim şey şu; o canlı yayınları yapsanız da yapmasanız da 10 dakika içinde lisansınız zaten iptal edilebilir, sokağa çağrı yapsanız da yapmasanız da kurumunuza zaten kayyum atanabilir, sokağa çıksanız da çıkmasanız da bütün mal varlığınıza zaten el konulabilir, belli iddiaları içeren yazıları yayınlasanız da yayınlamazsanız da yayın organlarınız zaten fişlenip kapatılabilir.

Bugün gelinen noktada hiç kimsenin korkmasına gerek yok, saklanmasına gerek yok, geleceğini düşünüp anonim kalmaya çalışmasına gerek yok. Karşımızdaki düşmanı tanıyalım. Otokrasi güçsüz bir rejim değildir. Aksine yargıyı, medyayı ve güvenlik aygıtlarını tek bir kişinin elinde tuttuğu dolayısıyla bütün güce aynı anda sahip olunulan ve bu gücün kullanılmasının önünde hiçbir engelin kalmadığı bir rejimdir.

Sözde gizli bir tanığın yine sözde aldığı duyumlar sonucunda yapılan bir tutuklama, hukuki hiç dayanağı olmadan iptal edilen diplomalar, RTÜK başkanın tek bir telefonuyla kesilen canlı yayınlar, mahkemelerden önce karar açıklayan gazeteler, öğrencileri kendi kampüsünde tutsak alan, yurttaşları ara sokaklarda avlayan, avukatları döven, milletvekillerine yüzlerinde kar maskeleriyle ve sicil numaraları olmadan barikat çeken polisler….

Malumun ilanını yapmaktan çekinmeye gerek yok dostlar; Recep Tayyip Erdoğan Türkiye'sinin fiili-siyasi rejimi otokrasidir.

Otokrasiler ise korkudan beslenir, halkı sindirerek gücünü korur, insanların karşılarında dikilme iradelerini ellerinden alabildikleri sürece ayakta kalabilirler. Bu sebeple, sokak tek çaredir. Sokaktan başka hiçbir çözüm yolu kalmamıştır. Bugün kendi ajandaları doğrultusunda sokağa çıkmanın öyle ya da böyle önünü kesen, bu harekete destek vermeyen hiçbir partinin, kurumun kuruluşun, derneğin ya da örgütün yarın söz söyleme hakkı yoktur. Tek adam rejimi ancak milyonların dayanışmasıyla çökertilebilir.

Dayanışmayla, cesaretle, iradeyle kalın.



yazı ile ilgili bir - iki not:
1- bu yazının bir de önceli var: İnsanlar umutlarını kaybederlerse ellerindeki gücün farkına varırlar | gündem..
2- yazının yazarı, görseli chatgpt'ye yaptırtmış... yapay zeka, biliyor neyin ne, kimin kim olduğunu...

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış