Son bir hafta içinde bu ve buna benzer başlıklarla yazılan kaç tane yazı, paylaşım gördük kim bilir. Hemen söyleyelim, bizim buradaki amacımız o yazılardaki arayışı tekrar etmek değil, sorgulamak. Başlık da bu yüzden tırnak içinde.
Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptalini ve gözaltına alınmasını protesto etmek için 19 Mart’ta İstanbul Üniversitesi’nde bir araya gelen öğrencilerin polis barikatını yıkmasıyla patlak veren gençlik isyanını, ona dışarıdan bakan bu yazıların tavrını da sorgulayan bir yaklaşım içinde ele almak gerekiyor. Çünkü bu sorunun cevabını arayanlar gençliğe bir anda gökten düşmüş yabancı bir obje, yeni keşfedilen bir toprak gibi bakıyor; onu pürüzsüz bir bütünlük içinde açıklamaya, bir grup olarak tanımlamaya ama en çok da politik açıdan kategorize etmeye çalışıyorlar.
Bunun tabii ki bir evveliyatı var. Bugünün gençliğini tarihsel bir anomali, bir kopuş gibi ele alan “Z kuşağı” söylemi yıllardır kolektif zihni besleyen sosyolojik bir anlatı olarak inşa edildi. İsyanın patlamasının hemen öncesine kadar sosyal medyadaki popüler solcu hesapların dahi “ziyan kuşağı” diye andığı, dalga geçtiği, küçümsediği, küskün solcuların kendisinde hiçbir potansiyel ya da imkan görmediği, apolitikliği yüzünden kendisinden neredeyse vazgeçilmiş bir gençliğin isyanıyla bu anlatının hızla tersine döndüğü ve aynı gençliğin romantize edildiği bir aşamadan geçtik. Geçen on günün sonunda, özellikle de Türkiye siyasetinin faşizan geleneğinin muhalif görünümlü yeni fraksiyonu olan Zafer Partisi’nin operasyonel müdahalesi sonucu bu romantizmin de kendisini tükettiğini söyleyebiliriz. Şimdi kafalar yeniden karışık, “kim bu gençler?” sorusunun cevabı arzu edilen biçimde verilemedi.
Çünkü her şeyden önce, soru yanlış. Karşımızda tek bir isim altında toplayamayacağımız, muğlak ortak özelliklere indirgeyemeyeceğimiz oldukça karmaşık, katmanlı bir toplam var. Bu açıdan Z kuşağını olumlayıcı biçimde kullanan kategorizasyonlar da, ona eleştirel yaklaşan ziyan kuşağı gibi tanımlamalar da, bilinçli karikatürleştirmeler değilseler eğer, birer mitolojiden ibaret. “Kim bu gençler?” sorusunun arkasında yatan sosyolojik yaklaşımın bizi her durumda tongaya düşüreceği kendi içinde de çelişki ve keskin ayrımlara sahip bir gerçeklikle karşı karşıyayız.
Kişisel deneyim üzerinden konuşursak eğer, hem işim hem de parçası olduğum politik faaliyet gereği farklı kesimlerden ve kentlerden 20’li yaşlardaki çok sayıda insanla iç içeyim. Onlar hakkında emin olarak söyleyebileceğim tek bir şey var, biri diğerine benzemiyor. Her ne kadar bu ifade malumun ilamı gibi dursa da gençliğin kolektif hareketi karşısında büyülenmiş akıllara bunu hatırlatmak gerekiyor. İçinde yetiştikleri tarihsel dönemin kültürel karakteristiği açısından bile ortaklaştırılamayacak kadar çeşitlilik içeren bir toplamdan bahsediyoruz çünkü.
Toplumsal olguları ve grupları, maddi ve ilişkisel olmayan özelliklerine göre kategorize edip açıklamaya dönük bu sosyolojik yaklaşım sol açısından zehirli sonuçları da olmuş yanlış bir metodoloji. Kategorilere olan inancı özcülüğe vardıracak eşiğe çeken, toptancı, indirgemeci bir anlayıştan bahsediyoruz. “Bu gençler kim?” sorusu tam da bu sosyolojik akıldan üreyen ve aslında cevabı olmayan bir soru. Fakat biz bu içinde yaşadığımız koşullara karşı yükselen isyanı örgütlemeyi bir hedef olarak önümüze koyacaksak soruyu, pratik arayışımıza da dönük olarak, başka türlü sormayı deneyebiliriz: Gençlik bir politik özne olarak ele alınabilir mi?
1969 yılında Mahir Çayan, kendisi de bir gençlik hareketi önderi olarak şöyle diyordu: “Gençlik bilindiği gibi bir sınıf değildir. Öğrenci gençlik genellikle küçük burjuva kökenlidir ve tüketici durumundadır. Tüketici durumunda olması yurt ve dünya sorunları ile yakından ilgilenmesini sağlamaktadır. Ayrıca gençlik, doğası gereği atılgandır, coşkuludur, yüreklidir. Her türlü çıkar duygusundan ve art niyetten uzaktır. Ve de toplumun en az bozulmuş tabakasını oluşturur.”1 Son kısmında belli bir romantizm de içerse, gençliğin nesnel çerçevesini çizen ve iç çelişkilerini de yansıtan bu tanımlamasına Çayan daha sonra şunu da ekliyordu: “Gençlik, devrimci yığınların politik bilince ulaşmadıkları yarı-sömürge bir ülkede, bağımsızlık mücadelesinde toplumun devrimci sınıf ve tabakalarını harekete geçiren bir dinamit fitilidir.”2
Bu tanımı büyük oranda bugün için de doğru kabul edebiliriz. Fakat bu satırların yazıldığı 1969 yılı ile bugün arasında oldukça önemli farklar da mevcut. Türkiye özelinde üniversite kapasitesinin ve yaygınlığının artması, üniversite öğrencilerinin hem sınıfsal hem kültürel profilini değiştirmiş bulunuyor. Bugün burs imkanlarının da azalıp yetersizleşmesi sonucu işçi-öğrencilik Türkiye tarihinde hiç olmadığı kadar yüksek bir seviyede. Diğer yandan, küresel olarak 90’lar ortasından itibaren doğan kuşağın kapitalizm tarihinde kolektif olarak bir önceki kuşaktan, yani kendi anne babalarından daha zor ve kötü koşullara mahkum ilk kuşak olduğu gerçeği, mevcut sermaye düzeni içinde işçi sınıfının şartlarının iyileşmesi biçiminde seyreden reformist ilerlemeciliğin de sonuna gelindiğini gösteriyor. Açık biçimde küresel bir tıkanma, bir kriz anındayız ve bu krizin en büyük mağduru şu an 20’li yaşlarında olan arkadaşlarımız.
Dolayısıyla bu isyanın ekonomi politiği bize şunu söylüyor: bu bir kuşak isyanı olduğu kadar, bir sınıf isyanı da. Ücretli emeğin neredeyse hiçbir gelecek güvencesi sağlamadığı bir çağda genç insanların bu gerçeklik karşısında biriktirdikleri öfkenin patlamasına şahit oluyoruz. Ama bu bildiğimiz biçimiyle bir sınıf isyanı da değil. Ekonomik alandan, geçimlik ücret taleplerinden gelerek siyasi yüzü açığa çıkan bir hareketten bahsetmiyoruz. Yüzeyde salt politik olan, hatta neredeyse kısıtlı bir hak ve adalet talebiyle ortaya çıkan bir mücadelenin uzantısı bu isyan. Bu sebeple de içindeki ekonomik karakterin görünür kılınması şu an için en kritik ve önemli mesele gibi duruyor.
Şunu unutmayalım, halk isyanları genellikle göze hoş gelen formlarda ortaya çıkmaz. Hatta kendimize karşı dürüst olmamız gerekirse bu tarz ayaklanmalar hemen hiçbir zaman solun öngördüğü, arzu ettiği temizlikte ve bilinçte olmayacaktır. İsyanlar suyun bulandığı anlardır. Örgütsüz kitleler doğal olarak politik açıdan geridir, kafaları karışıktır. Bugün ayağa kalkan gençliğin içinde, mahkum olduğu koşulların onlarda yarattığı çaresizliği ve geleceksizliği hakikati olmayan bir mazlum Türklük anlatısına yansıtanlar ya da mevcut düzen siyaseti içinde çözümün olanaklı olduğu fikriyle avunanlar illa ki çoktur. Ama Zafer Partisi’nin bu isyan sürecine karşı operasyonel müdahalesi bizi bu örgütsüz, görünürde apolitik kitlelerden uzaklaştırmamalı. Bu faşizan grubun devlet lehine alana çıkmış olması her ne kadar gerçek bir sorun olsa da, bunun gündemi bu düzeyde domine etmesinin de amaçladıkları bir şey, operasyonun bir parçası olduğu açık. Güçbirliği içinde bu eğilimin yükselişi karşısında tedbirimizi almak ama odağımızı da kaybetmemek gerekiyor.
Geleceksizlikle, ne kadar okursa okusun, çalışırsa çalışsın asla yeterli güvenceye, konuta, sağlık ve dirlik hakkına, boş zamana sahip olamayacağı gerçeğiyle yüzleşen bir kuşağın isyanını örgütlü bir harekete dönüştürmekten başka çaremiz yok. Yoksa bizi bekleyen şey eskinin hayaletlerinin musallat olduğu yeni bir barbarlık çağı olabilir. Karamsarlığa kapılmadan ama sebatla ve inançla çalışarak, devrimci arzuyu bu huzursuz kitlelerle buluşturmak, sermayenin saldırısı altında çölleşmiş hayatlarımızı savaş alanına dönüştürmek durumundayız. Bu büyük bir coşkuyla patlayan isyan bize gösteriyor ki şimdi bunun tam zamanı.
Çünkü bugün karşımızda eksiği gediği, günahı sevabıyla Marx’ın “geniş anlamıyla tarihsel parti” dediği şey duruyor. Bu kavram, Phil Neel’in tarifiyle, “toplumsal çalkantıların bir dereceye kadar uluslararası sınırları aşacak şekilde genelleşmesinin, yeni mücadelelerin görünür olma hızının ve ulaşabildikleri yoğunluğun artmasına”3 Marx’ın verdiği isimdir. Sırbistan’dan Endonezya’ya, Güney Amerika’dan Sri Lanka’ya dura kalka, arta azala ortaya çıkan bu isyanlarda küresel bir huzursuzluğun, dünyayı değiştirmeye dair bir itkinin hareketler ve dalgalar halinde cisimleştiğine şahit oluyoruz. Bunlar, politik anlamda bir özneleşme çabasının ilk adımları olarak görülmeli. Bugün bu ilk adımı atmış, özneleşme arzusunu eylem yoluyla ifade etmiş kalabalıkların, birbirine hiç de benzemeyen bu genç kitlelerin yanında durabilmek, onlarla siper yoldaşı olabilmek, kendilerini düzenin ideolojik kapanımlarından kurtarmaları için onları cesaretlendirmekten başka şansımız yok. Şüphesiz ki, bugünün devrimcilerinin en önemli görevi budur.
Teşekkürler:
Kaynak: “Kim bu gençler?” - e-komite
Yazar: Emre Yeksan, 30 Mart 2025
Yorumlar (0)