Anti Militarist, Anti Kapitalist Barış Mücadelesi  

"Bir zamanlar savaşın zararı, okun nereye kadar uçacağına, bir Roma lejyonunun nereye kadar yürüyeceğine bağlıydı. Şimdi ise sınırları aşan füzeler, denizaltılar, savaş uçakları, kimyasal silahlarla savaşılıyor ve yıkımların oranı misliyle katlanıyor. Hem katledilen insan sayısı, hem de doğa tahribatı devasa boyutlara ulaşıyor. Dünyada silahlanmanın geldiği boyut, yalnız insanı değil parçası olduğu çevreyi, çevre içindeki bütün canlı türlerini birkaç kez yok edecek boyutlardadır. Kaldı ki üretilen silahların yaratığı tahribat sadece savaş anıyla sınırlı değildir. Üretim için gereken ham madde için doğa tahrip edildiği gibi üretildikten sonra geniş çöl ve okyanuslarda yapılan denemelerin de yıkıcı sonuçları söz konusu."

Anti Militarist, Anti Kapitalist Barış Mücadelesi  

Sen İstersen Olur Barış, İstersen Çiçeklenir.
 
Sizsiniz uluslar,
kaderi dünyanın.
Bilin kuvvetinizi.
Bir tabiat kanunu değildir savaş,
barışsa bir armağan gibi
verilmez insana:
Savaşa karşı barış için
Katillerin önüne dikilmek gerek,
“Hayır yaşayacağız!” demek.
İndirin yumruğunuzu suratlarına!
Böylece mümkün olacak
savaşı önlemek. (…)
Para hesap eder gibi
hesaplıyorlar bizi,
Savaş da bu hesabın ucunda.
Ürkmeyin tutmuşlar diye
suyun başını:
Korkunç oyunları,
davranın, bitsin.
Söz konusu olan çocuğundur, ana:
Koru onu, dikil karşılarına,
Biz milyonlarca kişi
savaşı yener miyiz?
Bunu sen bileceksin.
Bunu biz bilecek, biz seçeceğiz.
Bir de düşün “yok” dediğini.
Düşün ki savaş geçmişin malı
Ve barış taşıyor gelecekten.
BERTOLT BRECHT

 

Savaşın Kökeni ve Neden Savaş Karşıtlığı

İnsanlığın bilinen tarihi yaklaşık 400 bin yıl öncesine gidiyor. Bu 400 bin yılın son 10 bin yılı ise “sınıflı toplumlar” dönemi şeklinde yaşanıyor. Mülkiyet ilişkisinin insanlık hayatına girmediği komünal  toplumlarda yani yaklaşık 390 bin yıl boyunca insanlar barış içinde yaşamışlar. Sınıfsız, sömürüsüz bir ortamda, temel ihtiyaçlarını karşılayacak  biçimde, dayanışma içinde üretmişler, tüketmişler, birbirleriyle ilişki içinde yaşamlarını sürdürmüşler. Üretim araçlarına el koymakla başlayan sınıflı topluma geçişle birlikte insanlık savaş sözcüğüyle tanışmış oldu. Her yüz yılın doksanı savaşlarla geçer oldu. Sadece yapılan son araştırmalara göre, bin beş yüz yıl içinde tahminen on dört bin savaş olmuş ve bu savaşlarda yaklaşık beş milyar civarında insanın öldürüldüğü varsayılmıştır. Bu rakamın bugünkü dünya nüfusunun yarısından epeyce fazla olması, işin vahametinin anlaşılması bakımından son derece öğretici bir tablo sergilemektedir.

Bu bağlamda bir başka çarpıcı örnek ise Afrika kıtasıdır ve Afrika savaşlar ve sonuçları açısından adeta bir laboratuvar gibidir. Afrika kıtası on yedinci yüzyılda dünya nüfusunun beşte birini barındırırken günümüzde nüfusun onda birini oluşturacak ölçüde azalmıştır. Yani nüfusun yarısı savaş ve onun yol açtığı ekolojik yıkım, susuzluk, açlık ve benzeri nedenlerle yok olmuştur. Tek başına Afrika örneği bile insanlığın özgür ve eşit yaşaması için mücadele edenleri açısından savaşa karşı çıkmaya yeter de artar. Afrika bize aynı zamanda savaşların en fazla yoksulları vurduğunu da göstermektedir. Yapılan araştırmalara göre  sınıflı toplumların ortaya çıkışından günümüze kadar yaşadığımız her yılın yüzde doksanı savaşla geçerken barışla geçen yüzde onu da adeta iki savaş arası mola gibi kalmıştır. Yani özel mülkiyetle savaş arasında dolaysız bir ilişki söz konusudur. Sınıflı toplumun bir semptomu olarak vuku bulan savaşa karşı çıkmak aynı zamanda ona analık yapan sınıflı toplumla mücadele etmek anlamına gelmektedir.

İnsana Dair Her Şey

Karl Marx’ın  “ İnsanım, insana ait olan hiçbir şey bana yabancı değildir.”  veciz ifadesinde olduğu gibi insanın ölüm karşısında içine düştüğü ruh hali ve yaşam pratiği bize yabancı değildir.

İnsan  ölümün kaçınılmaz bir hakikat olduğunu bilir ama o hakikat karşısında her zaman doğal bir karşılama içinde olmaz. Zira insanın akıl dünyasıyla duygu dünyası hakikatin karşısında çoğu zaman aynı refleksi göstermez. Ölüm gibi rasyonel olan bir olay, insanın duygu dünyasında inanılmaz yaralar açabilmekte, tekil bir olay bile yaşandığı çevrede sosyal, psikolojik tahribatlara neden olabilmektedir.

Antropolog Marshall Sahlins, ölüm üzerine son derece önemli bir tespitte bulunuyor: “İnsanların akrabalarıyla birlikte simgesel anlamda öldükleri çok sayıda toplum vardır. Bu simgesel ölüm, sadece kendi kendini yaralamak suretiyle değil, kişilerin normal toplumsal birey olma durumunu yadsıyan yas pratikleriyle toplumdan uzaklaşmalarıyla da gerçekleşiyor: İnzivaya çekilme, kıyafetlerin yırtılması, kişinin kendine yıkanma yasağı getirmesi vs. Bu pratiklerin evrensel nitelikte olduğunu iddia edilmiyor ama yeterince fazla örnekte insanların tek başına ölmediklerini gösteriyor. Ölüm de paylaşılan bir gerçektir.” Tek bir insanın ölümünün bile yakın çevresinde yarattığı bu yıkım, ölümün toplumsal boyutunu gözler önüne sermesi açısından son derece önemlidir.

Örgütlü Bir Şiddet Türü Olarak Savaş

Savaş, ölme ya da öldürme fiilinin gerçekleşmesi üzerine kurulu şiddetin örgütlenmiş biçimidir. Bir tek ölümün bile ölenin çevresinde yaratığı travma düşündüğümüz de  savaş derken organize suçtan  söz ettiğimizi ve yarattığı devasa ,sosyal, ekolojik, ekonomik  boyutları olduğunu tanımlamış oluyoruz. 

Savaş ortamının  kökleri eşitsizliktir. Savaş; borçlanma, silahlanma, petrol –doğalgaz ve maddelerin kontrolü, (enerji ) nakil yollarının denetimi ve dünyayı kontrol altına alma isteğidir. İki bin yılında silahlanmaya ayrılan bütçe yedi yüz doksan sekiz milyar dolar. ABD’nin 2023 yılı silahlanma bütçesi 369 milyar dolar. Dünyada 6 ülke silah ticaretinin yüzde 90’ını gerçekleştiriyor ve ABD üçüncü dünya ülkelerinin yüzde 73’ünü kontrol ediyor. Silahlanmaya ayrılan bütçenin yüzde 10’u ile yani 70- 80 milyar dolarla tüm dünyadaki temel hizmetleri karşılamak mümkün. Silahlanmaya ayrılan bütçe ile dünyada yoksulluğu ortadan kaldırmak mümkünken kamusal hizmetlere bütçe yok diyenler, her yıl misli bütçeleri insanı yok etmek için silahlanmaya ayırmakta beis görmemektedirler. Neden mi? Çünkü karar verenler, silah üretenlerin siyasi temsilcileridir, bir avuç silah tekelinin kazancı için insanlığı yoksulluğa hatta yok oluşa sürüklemekte tereddüt etmemektedirler.

İkinci Dünya Savaşından bu yana 194 savaş yaşandı ve 45 milyon insan öldü. Son 10 yılda 2 milyon çocuk savaşlarda yitirdik. 6 milyon çocuk sakat kaldı. 12 milyon çocuksa evsiz kaldı. Savaşlarda en az 250 bin çocuk asker kullanıldı. Yıkıcı yaratıcılığın akıl almaz örnekleri yeni nesil silahlar, insanlığı yok olmaya doğru sürüklemektedir. Bir başka ifade ile gelinen aşamada silah savunma aracı olmaktan çıkmış, yok oluşun aparatlarına dönüşmüştür. Bu dolayımla  doğadaki bütün canlıların yaşam hakkı için mücadele, silahlanmaya karşı verilen mücadelenin ta kendisidir. 

Mekânsal Olarak Ev İle Cephe Tekleşti

Bir zamanlar savaşın zararı, okun nereye kadar uçacağına, bir Roma lejyonunun nereye kadar yürüyeceğine bağlıydı. Şimdi ise sınırları aşan füzeler, denizaltılar, savaş uçakları, kimyasal silahlarla savaşılıyor ve yıkımların oranı misliyle katlanıyor. Hem katledilen insan sayısı, hem de doğa tahribatı devasa boyutlara ulaşıyor.  Dünyada silahlanmanın geldiği boyut, yalnız insanı değil parçası olduğu çevreyi, çevre içindeki bütün canlı türlerini birkaç kez yok edecek boyutlardadır. Kaldı ki üretilen silahların yaratığı tahribat sadece savaş anıyla sınırlı değildir. Üretim için gereken ham madde için doğa  tahrip edildiği gibi üretildikten sonra geniş çöl ve okyanuslarda yapılan denemelerin de yıkıcı sonuçları söz konusu.

Kitle imha  silahlarına hedef olan şehirler bir enkaz haline gelirler. Bu dolayımla  sadece toplumun bugünü ve geleceği değil hafıza mekânlarının yok edilişiyle geçmişleri de yok edilir.

Uzak menzilli kitle imha silahlarının üretimi ile birlikte ev ile cephe ayrımı ortadan kalktı. Savaş artık boş meydanlarda değil direk yerleşkelerde sürdürülmektedir. Bir kıtadan diğer bir kıtaya geniş bir yerleşkeyi yok eden kitle silahları devreye sokuldu. Bu durum daha fazla çocuğu ve dezavantajlı gurupları savaşın direkt mağduru durumuna getirdi. Bir başka ifadeyle savaşçı askerlerden daha fazla sivil savaşlarda ölmektedir. Temiz gıda, içilebilir su kaynakları zehirlenmekte, savaş ile birlikte çeşitli salgın hastalıklar, kırana sebep olmaktadır.

Savaş Militarizm Demektir

Engels, sınıflı toplumun en pahalı kurumlarından birinin ordu olduğunu söyler. Ordunun, nüfusun en güçlü ve en işe yarar parçasını ulusun elinden alarak, üretkenliğini  yitirmiş durumdaki bu parçayı beslemeye zorlayan asalak bir aygıt olduğunun altını çizer. Ulus devletlerin hakim sınıfları,  halkın açlığı pahasına beslediği orduları her zaman başka bir ülkeye karşı savaşsın diye beslemez. Bu orduları aynı zamanda temsil etiği sermaye sınıfına tehdit olarak gördüğü halkın direnişlerine karşı da kullanırlar. Her ne kadar orduyu besleme nedeni olarak dış tehdidi işaret edip,  ülkenin bekasını gerekçe gösterseler de tarihsel ve güncel pratikler bunun doğru olmadığını bize göstermektedir. Zira amaç, beka dedikleri sınıflı toplumu ilelebet yaşatmaya çalışmaktır. Eşit ve özgür bir dünya ancak özel mülkiyetin ilgasıyla mümkün olduğundan, militarizme ve savaşa karşı barış mücadelesinin aynı zamanda  anti kapitalist bir mücadele olduğunu söylemek mümkün.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış