Bu gece yarısı, bir cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle devletin en önemli iki yürütme organın başındaki isimler değişti. Artık yeni birer İçişleri ve Adalet bakanımız var. Görünen o ki, iktidar gelinen siyasi rekabet ortamı içinde el yükseltti.
Eski Türkiye’de, hem 1961 hem de 1982 anayasalarının iktidarları bağlayıcı bir hükmü vardı. Her seçim öncesinde, seçimlerin adil, tarafsız ve siyasi güç dengelerinden bağımsız olmasını sağlamak, seçim sonuçlarının şaibesiz, tartışmasız herkes tarafından kabul edilmesi, meşruiyetine ve geçerliliğine dair herhangi bir kuşku oluşmaması için, seçim işlerini ve güvenliğini sağlamakla görevli olan adalet ve içişleri bakanları değişir, yürütme sürecinde iktidar tarafından belirlenmiş ve yasama organından güven oyu almış, siyasi sorumluluğu olan isimlerin yerine tarafsız ve bağımsız bürokrat ve teknokratlar atanırdı. Yeni Türkiye’deyse artık bu türden bir özene ihtiyaç kalmadı. Hâl böyle olunca da demokrasinin bir gereği sayılan seçimler sadece ve sadece iktidar gücünün meşruluğunu sağlama aracına dönüşmüş durumda uzunca bir süredir.
Bu koşullar altında, uzun zamandır kulislerde konuşulan, bakanlık değişikliklerinin gerçekleşmesi ve yeni atanan bakanların geçmişteki bilindik uygulamalarına bakıldığında, önümüzdeki dönemde iktidarın bir “baskın” seçim hazırlığına giriştiği düşünülebilir.
Bir sonraki yılda milyonlarca emekçi ve emeklinin yaşam standartlarını belirleyen yıllık ve altı aylık enflasyon oranlarını belirleyecek olan Aralık ayı enflasyonu istatistiklere %1 olarak geçmişken, yeni yılın ilk ayında bu oranın 5 katına çıkmış olması yeni yılda da ekonominin bir refah umudu yaratamayacağını, bu koşullar altında da genel ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin zamanında yapılmasını, iktidarın 2028’e kadar bu yoksulluğu gizleme ve baskılamayı sürdürmesinin mümkün olmadığını anladığını gösteriyor. Artık çok yakın bir zamanda, bir seçim ekonomisine girmeyi bekleyebiliriz. Son günlerde konuşulan, AKP meclis grubu tarafından, emekli maaşlarına dönük yeni düzenlemelerin yapılacağı haberleri boşuna olmamalı.
Geçtiğimiz hafta, anketlere göre artık 3. parti sıralamasına yerleşmiş olan DEM partinin en önemli bileşenlerinden biri olan Ezilenlerin Sosyalist Partisi’yi (ESP) kriminalize ederek siyasetten uzaklaştırma ve DEM partiyi, içindeki sol/sosyalist unsurlardan arındırma çabası, sadece Kürt coğrafyasında, devletin izin verdiği kontrollü sınırlar içinde siyaset yapmasını sağlamaya yönelik bir hamle olarak görülmeli. Zaten, iktidar müttefiki MHP’nin başı tarafından başlatılan ve adına “Terörsüz Türkiye” süreci denen komisyon toplantılarının bilançosuna bakılırsa, düzen içi egemen siyasetin taraflarının bu sürecin sonunda olası bir “barış” ve “demokratikleşme” beklentisi kalmadığını, sadece tarafların “ne koparırsak kârdır” çabasıyla son derece pragmatik bir tavır içine girdiği anlaşılıyor.
Anlaşılan o ki, iktidar olası “baskın” seçimi kazanmak ve rejimin devamlılığını sağlamak için akla gelen ya da gelmeyen, elindeki bütün güçleri seferber edecek. Başarılı olmasının görünen tek bir yolu var: karşısındaki toplumsal ve siyasal muhalefeti ayrıştırarak parçalara ayırmak. Muhalefetin bir kısmını, bol vaatlerle, rüşvet politikalarıyla yanına çekmeyi, olası suçlara ortak etmeyi denerken, bir taraftan da erişemeyeceği kanatları da ayrıştırmanın tüm yollarını deneyecektir. Bu uğurda her türlü siyasi ve istihbarat olanaklarını kullanırken, bir taraftan da tarihsel önyargıları öne çıkartarak toplumsal yarılmaların üzerine bir politika inşa etmeye çalışacaktır. Geçmişte denenmiş ve başarılı olmuş modellerden vazgeçmeyecektir elbette.
Asıl olan soru şu; kendini muhalif olarak tanımlayanlar, hem toplumsal hem de siyasal muhalefet iktidarın bu oyununa gelecek mi? Önceki seçimlerin öncesinde olduğu gibi günün gerçekliğini bir kenara bırakıp, cehennem kazanından çıkmak isteyenlerin paçasından tutup yeniden kaynayan kazanın içine çekmeye çalışacaklar mı? Muhalif gibi görünüp de “sırf bu düzen devam etsin, biz de mevcut mikro iktidar alanlarımızı koruyalım, bizden sonrası tufan nasıl olsa” tavrıyla toplumsal muhalefetin birikmiş öfkesinin kitlesel tepkiye dönüşmesine engel olmaya çalışmasına izin verilecek mi? Yoksa, toplumun tüm yoksul ve yoksun kesimlerini, yapay ve kurgusal ayrıştırmaların tuzağına düşmeden, kapsayan en geniş birleşik ve ortak bir muhalefet cephesini oluşturacak bıçağın kemiğe dayandığı bir dayanışma sürecini daha çok bekleyecek miyiz?
Bizi geçtik artık ama, çocuklarımızın ve torunlarımızın nasıl bir ülkede yaşayacağı hâlâ bu soruların cevaplarında saklı… Unutmadan elbette, “kurtuluş yok tek başına!..”
Yorumlar (0)