Emperyalizmin Yeni Paylaşım Hamlesi

Emperyalizmin mantığı hiç değişmedi: Savaşsız yaşayamaz. Silahlanma yarışı, “güçlü devlet zayıfı sömürür” kuralı ve “seni korurum” yalanıyla askeri üsler kurarak ülkeleri bağımlı hale getirme taktiği, hep aynı amaca hizmet eder. Bugün Ortadoğu’da tanık olduğumuz tam da budur. ABD, İngiltere ve NATO’nun koordineli biçimde devreye soktuğu üsler, saldırının lojistik belkemiğini oluşturuyor. Bu üslerin bulunduğu her ülke artık İran’ın meşru hedefi haline geldi. Çünkü saldırılar bu üslerden yönetiliyor, bu üslerden kalkan uçaklar ve füzeler İran’ı vuruyor. Dolayısıyla İran, uluslararası hukuk çerçevesinde dahi kendini savunma hakkı kapsamında bu üslere karşılık verme yetkisini kazanmış durumda.

Emperyalizmin Yeni Paylaşım Hamlesi

 

 İran Saldırısı ve Dünya Savaşının Eşiği

 

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısı beşinci gününde sürüyor. Dünya devletlerinin saflaşması da, beklendiği gibi hızla netleşiyor. Bu saldırı, iki ülke arasında sıradan bir çatışma olmanın çok ötesinde; 1945’ten bu yana emperyalist sistemin gerçekleştirdiği en büyük “yeniden paylaşım” operasyonu. Tarih tekerrür ediyor: Güçlü olan, pastadan daha büyük dilim koparmak için zayıfı ezmekten çekinmiyor. İran’a yağan bombalar aslında küresel kapitalizmin yeni bir safhasının ilk kıvılcımları.

Emperyalizmin mantığı hiç değişmedi: Savaşsız yaşayamaz. Silahlanma yarışı, “güçlü devlet zayıfı sömürür” kuralı ve “seni korurum” yalanıyla askeri üsler kurarak ülkeleri bağımlı hale getirme taktiği, hep aynı amaca hizmet eder. Bugün Ortadoğu’da tanık olduğumuz tam da budur. ABD, İngiltere ve NATO’nun koordineli biçimde devreye soktuğu üsler, saldırının lojistik belkemiğini oluşturuyor. Bu üslerin bulunduğu her ülke artık İran’ın meşru hedefi haline geldi. Çünkü saldırılar bu üslerden yönetiliyor, bu üslerden kalkan uçaklar ve füzeler İran’ı vuruyor. Dolayısıyla İran, uluslararası hukuk çerçevesinde dahi kendini savunma hakkı kapsamında bu üslere karşılık verme yetkisini kazanmış durumda.

Emperyalizmin Yeni Paylaşım Hamlesi

Bakalım hangi ülkeler bu ateş çemberinin içinde: Kuveyt, Umman, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Irak, Türkiye, Yunanistan, Katar… Hepsi ABD üslerine ev sahipliği yapıyor. Türkiye’de İncirlik ve Kürecik, Yunanistan’da Souda ve Larissa, Katar’da Al Udeid, Suudi Arabistan’da Prince Sultan Üssü… Liste uzadıkça tehlike büyüyor. Bu ülkelerin her biri, istemese de savaşın doğrudan menziline girdi. Bir füze ya da drone, , Atina’yı, Riyad’ı ya da Doha’yı vurabilir. Çünkü emperyalizm “müttefik” dediği ülkeleri kendi çıkarları için kalkan olarak kullanmaktan asla çekinmez. Bu tablo, bölgesel bir savaşı bir anda küresel boyuta sıçratma potansiyeli taşıyor.

İşte bu yüzden “ABD Ortadoğu’dan elini çeksin” sloganı, basit bir barış çağrısı değil. Bu talep, somut olarak o üslerin kapatılmasını, NATO’nun bölgeden sökülüp atılmasını anlatıyor. Üsler durdukça barış lafı boş bir slogan olarak kalır. Zira üsler, emperyalizmin dişleridir; bir kez yerleşti mi o ülke görece bağımsızlığını da kaybeder. “Koruma” adı altında sömürgeleştirme devam eder; silah satışları artar, yerel yönetimler Washington’ın talimatıyla hareket eder, halklar ise yoksulluk, savaş ve ölüm faturasını öder.

Emperyalist sistem doğası gereği savaşa muhtaçtır. Kapitalizm, sürekli büyüme ve kâr zorunluluğuyla ayakta durur. Kârın sınırı yoktur; bu yüzden yeni pazarlar, yeni enerji kaynakları, yeni ticaret yolları için sürekli çatışma üretir. İran’ın zengin petrol rezervleri, Hürmüz Boğazı’nın kontrolü, Kızıldeniz’den Akdeniz’e uzanan enerji hatları… Bunlar emperyalizmin iştahını kabartan pastanın en lezzetli parçalarıdır. ABD-İsrail bloğu bu pastayı yeniden bölüşmek istiyor. Rusya ve Çin’in de kendi payını korumak ya da büyütmek için karşı hamle yapacağı açık. Böylece saflaşma iyice belirginleşiyor: Bir yanda NATO, İsrail ve Körfez monarşileri; diğer yanda İran, Suriye, Yemen, Hizbullah ve arkalarındaki Rusya-Çin ekseni. Bu, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük küresel gerilimdir.

Peki gerçek barış nasıl gelecek? İşte kritik soru burada: Savaş karşıtlığı, anti-kapitalist ve anti-emperyalist duruşu zorunlu kılar. Çünkü savaş, kapitalizmin doğal ürünüdür. Kapitalizm var oldukça, tekeller kâr için savaş çıkaracaktır. Silah tekelleri, enerji devleri ve finans kapital savaş olmadan yaşayamaz. Bu yüzden “sadece barış” demek yetmez. “Savaşa hayır” diyen herkes, aynı anda “kapitalizme hayır” demek zorundadır. Aksi takdirde barış talebi havada kalır; sistemin kendisi savaşı üretmeye devam eder.

Anti-emperyalist mücadele ise son derece somuttur: Üslerin kapatılması, NATO’dan çıkılması, bağımsız bir dış politika ve halkların kendi kaynakları üzerinde egemenlik kurması… Türkiye özelinde bu, İncirlik’in derhal kapatılması, NATO üyeliğinin sorgulanması ve Ortadoğu halklarıyla gerçek dayanışma demektir. Çünkü Türkiye, üsleri nedeniyle hem savaşın ortağı hem de hedefi konumundadır.

Sonuç olarak, İran’a yönelik saldırı beşinci gününde emperyalizmin çıplak yüzünü bir kez daha ortaya serdi. Bu, iki ülke arasında değil, dünya halklarını hedef alan, emperyalist güçlerin paylaşım savaşıdır. Gerçek barış, ancak kapitalizmin ve emperyalizmin tasfiyesiyle mümkün olacaktır. Barış mücadelesi hem diktatör Mollalar rejimini hem de, savaş örgütü NATO’nun saldırılarını hedefe almalıdır.

.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış

İlginizi Çekebilir