Etiket Kalır, İçerik Boşalır

Bu yönelim sadece bir uzaklaşma veya mesafe koyma hali değil aslında. Ezilenlerin devrimci hattından bilinçli kopuş, bu hattın sistem tarafından “marjinal” ilan edilip ezilmesini nesnel olarak kolaylaştırma sonucunu doğuruyor. Kurulan bu sözde "tarafsız" mesafe, devletin tecrit, kriminalize etme ve hedef gösterme politikalarına adeta bir meşruiyet sahası daha açıyor. Ezilen halkın siyasal iradesine yönelik kayyım gibi en çıplak gasplar karşısında dahi, CHP’nin çizeceği sınırları gözetmek ve tepki dozunu ona göre ayarlamak, iktidarın izole etme stratejisine verilen sessiz bir onaydır. Bu yapılar tasfiye politikalarının doğrudan faili olmasalar da, mekanizmanın sorunsuzca işlemesini sağlayan refakatçilere dönüşüyorlar. Yani mesele sadece bir taktiksel pozisyon farkı değil. Ezilenlerin devrimci hattını terk etmek, o hattın tasfiyesine hizmet eden süreçlerle nesnel bir suç ortaklığıdır.

Etiket Kalır, İçerik Boşalır

Bir siyasi öznenin tarihsel rolünü değerlendirmek için, onun söylediğine değil yaptığına bakmak gerekir. Asıl mesele, bugünkü konumun hangi çelişkiler üzerinden üretildiğini görmektir. Muhalefet, söylemde değil, bizzat pratikte sınanır. Türkiye’de sosyalist olma iddiasını taşıyan kimi yapıların son dönem pratikleri, iddiaları ile fiili yönelimleri arasındaki mesafenin artık görmezden gelinemeyecek ölçüde açıldığını gösteriyor. Aslında karşımızdaki durum bireysel bir taktik yanılgı değil. Bu durum bilinçli, iradi ve yapısal bir savrulmanın sonucudur.

Araçların Amaca Dönüşmesi: Seçimci Pragmatizm ve Yedeklenme

Sosyalist mücadelenin varoluş nedeni toplumu kökten dönüştürmektir. Seçimler, yerel yönetimler ve parlamento bu mücadelenin meşru, zorunlu araçlarıdır. Ancak sadece araçtır. Ezilenlerin ortak iradesini meclise taşımak ve siyasal hattı genişletmek için ittifaklar kurmak da bu sürecin doğal bir parçasıdır. Ancak asıl soru bu araçların hangi stratejik perspektife hizmet ettiğidir. İttifak, sistemin dışlananlarını ve ezilen halklarını bir araya getirip sistemi kökten değiştirecek bir irade yaratmak için mi inşa ediliyor? Yoksa dönüştürücü iddia, sistemin restorasyon ufkuna mı kurban ediliyor?

Mücadelenin tamamını yasal sınırlara ve meclis aritmetiğine hapsetmek, seçimi bir araç olmaktan çıkarıp başlı başına bir amaca dönüştürür. Yaşanan bu pragmatist ufuk daralması, sadece siyasal bağımsızlığı aşındırmakla kalmıyor; düzen içi restorasyon hattına bilinçli bir ilticanın da zeminini döşüyor. "CHP’yi radikalleştirme/dönüştürme(!)" veya "geniş kitlelere açılmak" gibi tezlerle ambalajlanan bu yönelimin pratik sonucunda ise sol merkezi dönüştürmüyor, merkezin kurumsal ağırlığı solu ehlileştiriyor.

Kaçışın İdeolojik Kılıfları ve Statükocu Bir "Fren" Olarak Sol

Siyasi öznelerin asıl çapı, kürsü konuşmalarında değil, kırılma anlarındaki tercihlerinde ve politik konumlanmalarında ortaya çıkar. Türkiye’de bunun en sert turnusolü, Kürt emekçileri ve ezilen halklarla kurulan ilişki olduğu kadar; devletin "beka" siyaseti ve savaş tezkereleri karşısında alınan tutum ile en alttaki göçmen proleterlere karşı yükseltilen şoven dalgaya direnebilme iradesidir.

“Sosyolojik hassasiyetler” ya da “devletin meşruiyet sınırları” arkasına saklanarak bu hattan uzak durmak, tarafsızlık değil eylemli bir siyasal tercihtir. Bu yapısal kaçışın pratikteki karşılığı oldukça somuttur: Sınır ötesi operasyonlarda devlet aklıyla hizalanmak; Hakkari, Van veya Esenyurt örneklerinde olduğu gibi seçilmişlerin yerine kayyım atanmasına karşı tepki dozunu CHP’nin çizdiği sınırlara göre ayarlamak ve dayanışma pratiğini ezilen sınıflar yerine burjuva muhalefeti çizgisine sabitlemek. Ortada dışsal bir zorunluluk yok; milliyetçi hezeyanların hedefi olmamak ve siyasal riskleri sıfırlamak adına, maliyetsiz bir alanı önceleyen iradi bir kaçış var.

Bu kaçış, gözümüzün içine baka baka ideolojik kılıflar dikilerek meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Ortaya sürülen "saf sınıf siyaseti" tezi, aslında sınıfın en güvencesiz ve en ağır siyasal baskıyı göğüsleyen kesimleriyle yan yana gelmemenin örtüsünden ibaret. Sınıfı bölmemek adına kimlik siyasetinden kaçınma iddiası, en alttaki Kürt yoksullarını dışarıda bıraktığı için paradoksal bir şekilde sınıfın bizzat kendisini parçalamaktadır. "Kimlik siyasetini reddediyoruz" adı altında kuşanılan bu kılıf, kimi devrimci geleneklerin geçmişten devraldığı o görünmez devletçi bagajı saklıyor. Kürt yoksullarıyla aynı safta durmaktan duyulan o tarihsel ürküntü, bugün "saf sınıf" edebiyatıyla perdeleniyor.

İşin asıl trajikomik boyutu ise tam da burada başlıyor. Geçmişte CHP, Kürtlerin oyunu ister ama onlarla aynı kareye girmekten köşe bucak kaçardı. Bugün ise ana akım siyasetin zirvesinde yeni bir siyasal hat deneniyor. Bu hat Kürt sorununu adıyla anıyor, Rojava'daki acılara sırt dönmüyor ve açık ittifak zeminlerinden imtina etmiyor. Bu açılım, Newroz meydanlarında da çıplak biçimde yankısını buluyor.

Tam da bu eşikte, "saf sınıf" adına merkeze davetsizce eklemlenmeye çalışanların varlığı, ana akımı sola falan çekmiyor. Aksine bu sığınma hali; merkezin Kürt siyasal hareketiyle kurmaya çalıştığı o açık ilişkiyi içeriden kırmayı, frenlemeyi ve ana akımı yeniden o statükocu, "Kürt'ten ürken" eski fabrika ayarlarına sabitlemeyi arzulayan tutucu bir ağırlık yaratıyor. Kendilerini devrimci olarak tanımlayanlar, merkezin ezilenlere açılmaya çalışan kapısında, statükonun en gönüllü fren mekanizması haline geliyor.

Madalyonun diğer yüzünde ise doğrudan statükoculuk var. Mesele mevcut düzeni aşmak değil, eski dengelere dönmek olarak kodlanıyor. Laiklik gibi kurucu tarihsel değerler ileriye sıçramanın değil, restorasyoncu merkeze sığınmanın gerekçesi yapılıyor.

Tüm bunların üzerine "makbul muhalefet" olmanın o konforlu, sınırlı ama güvenli siyasal alanı ekleniyor. Radikal bir ittifakın getireceği gerilimleri ve devletin hışmını göze almak yerine, sistemin tolere ettiği bir sınırda kalmak yeğleniyor. Parlamenter görünürlüğü koruma kaygısı, siyasal iddiayı yiyip bitiren bir pragmatizme dönüşüyor.

"Tarafsızlık" Yanılsaması ve Marjinalleştirme Siyasetine Onay

Bu yönelim sadece bir uzaklaşma veya mesafe koyma hali değil aslında. Ezilenlerin devrimci hattından bilinçli kopuş, bu hattın sistem tarafından “marjinal” ilan edilip ezilmesini nesnel olarak kolaylaştırma sonucunu doğuruyor.

Kurulan bu sözde "tarafsız" mesafe, devletin tecrit, kriminalize etme ve hedef gösterme politikalarına adeta bir meşruiyet sahası daha açıyor. Ezilen halkın siyasal iradesine yönelik kayyım gibi en çıplak gasplar karşısında dahi, CHP’nin çizeceği sınırları gözetmek ve tepki dozunu ona göre ayarlamak, iktidarın izole etme stratejisine verilen sessiz bir onaydır. Bu yapılar tasfiye politikalarının doğrudan faili olmasalar da, mekanizmanın sorunsuzca işlemesini sağlayan refakatçilere dönüşüyorlar.

Yani mesele sadece bir taktiksel pozisyon farkı değil. Ezilenlerin devrimci hattını terk etmek, o hattın tasfiyesine hizmet eden süreçlerle nesnel bir suç ortaklığıdır.

Güvenli Limanları Terk Etmek

Siyaset bir irade savaşıdır. Bu savaş; sınıf bağımsızlığını korumayı, ezilenlerin taleplerini merkezin icazetine göre budamamayı ve burjuvazinin hiçbir kanadına yedeklenmemeyi gerektirir.

Güvencesiz emekçiler, taşeron işçiler, göçmen proleterler ve Kürt emekçilerle kurulacak organik bağ, taktiksel bir seçim değil; siyasal hattın devrimci zeminidir. Bu zeminden iradi olarak kaçmak, siyasal iddianın omurgasını kırmaktır.

Bu sürecin en derin sonucu, söz konusu yapıların artık CHP’nin söyleyemeyeceği şeyleri söylemediği, yapamayacağı şeyleri yapmadığı bir noktaya gerilemesidir. Oysa dönüştürücü bir siyasetin varlık gerekçesi; tam da sistemi aşan bir çizgiyi temsil etmek, burjuva partilerinin dilini değil kendi bağımsız programını konuşmak ve seçmen ortalamasına göre konumlanmak yerine o ortalamayı dönüştürmeye çalışmaktır.

Bu özgünlük yok olduğunda sol kimlik bir içerik olmaktan çıkar, içi boşaltılmış bir etikete dönüşür.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış