Her Şey Çok Demokratik

Şimdi, ekonomiye dönelim. Ülkenin parasal işleri de bir tür cambazlık gösterisi gibi. Bütçe açıklanıyor, rakamlar havada dönüyor; vergiler artıyor, harcamalar azalıyor diyorlar. Ama cebinize bakınca, aynı tas aynı hamam. “Demokratik bütçe” diyorlar buna, çünkü herkesin oyuyla karar verilmiş gibi. Gerçekte ise, kararlar kapalı kapılar ardında alınıyor, sonra halka “Sizin için” diye sunuluyor. Bir esnaf dükkanını kapatmak zorunda kalıyor, ama haberlerde “demokratik büyüme” diye kutlanıyor. İnsanlar da buna alışıyor; kahvede oturup, “Eh, en azından adında demokrasi var” diye teselli buluyor.

Her Şey Çok Demokratik

Türkiye, coğrafyası kadar renkli bir yer. Dağları, ovaları, denizleri bir yana, asıl ilginç olanı insanlarının günlük hayatında gizli. Mesela, ülkenin yönetimine bakınca, sanki her köşe başında bir sihirbazlık gösterisi var. Liderler mikrofon başına geçince, kelimeler havada uçuşuyor; vaatler gökyüzünden yağmur gibi yağıyor ama yere düşünce buharlaşıyor. Vatandaşlar da bu gösteriyi izlerken, bazen alkışlıyor, bazen başını sallıyor, ama en çok da “Bu sefer farklı olur mu?” diye içinden geçiriyor.Her Şey Çok DemokratikDüşünün ki, bir sabah uyanıyorsunuz ve haberlerde “demokratik reform” diye bir şey duyuyorsunuz. Bu reform, eski usulleri alıp önüne “demokratik” etiketi yapıştırıyor. Eskiden sadece “yönetim” denilen şey, şimdi “demokratik yönetim” oluyor. Fark mı? Eh, belki kağıt üstünde bir iki harf eklenmiş, ama pratikte aynı eski hikaye devam ediyor. Mesela, bir karar alınacak; toplantılar yapılıyor, oylar sayılıyor, ama sonuç önceden belli. Sanki bir sihirbaz tavşanı şapkadan çıkarıyor, ama izleyiciler tavşanın zaten orada olduğunu biliyor.

Bu sihirbazlık numaralarının en güzeli, muhalif seslere karşı kullanılan türden. Birileri eleştiri yapacak oluyor, hemen “demokratik tartışma” adı altında susturuluyor. Nasıl mı? Konuşma hakkı veriliyor gibi yapılıyor, ama mikrofonun sesi kısılıyor. Veya toplantıya davet ediliyorlar, ama kapıda “Yer kalmadı” tabelası asılı. Vatandaşlar bunu görünce, “Ne kadar düşünceli” diyor içinden, ama aslında herkes biliyor ki, bu bir tür illüzyon. Bir bakıyorsunuz, eleştiriler “demokratik filtre”den geçiyor ve ortaya çıkan şey, övgüye dönüşmüş.

Şimdi, ekonomiye dönelim. Ülkenin parasal işleri de bir tür cambazlık gösterisi gibi. Bütçe açıklanıyor, rakamlar havada dönüyor; vergiler artıyor, harcamalar azalıyor diyorlar. Ama cebinize bakınca, aynı tas aynı hamam. “Demokratik bütçe” diyorlar buna, çünkü herkesin oyuyla karar verilmiş gibi. Gerçekte ise, kararlar kapalı kapılar ardında alınıyor, sonra halka “Sizin için” diye sunuluyor. Bir esnaf dükkanını kapatmak zorunda kalıyor, ama haberlerde “demokratik büyüme” diye kutlanıyor. İnsanlar da buna alışıyor; kahvede oturup, “Eh, en azından adında demokrasi var” diye teselli buluyor.

Eğitim sistemi de bu gösterinin parçası. Okullarda tarih anlatılıyor, ama bazı sayfalar “demokratik düzenleme” ile atlanıyor. Öğrenciler soruyor, öğretmenler “Şimdi değil” diyor. Sanki bir bulmaca gibi; parçalar eksik, ama tamamlanmış gibi gösteriliyor. Gençler mezun oluyor, iş arıyor, ama “demokratik fırsat eşitliği” altında, bağlantısı olanlar öne geçiyor. Diğerleri sıraya giriyor, bekliyor, ama sıra hiç gelmiyor. Yine de, herkes “Sistem çalışıyor” diyor, çünkü alternatif düşünmek yasak değil, ama pek teşvik edilmiyor.

Medya ise tam bir özgürlük alanı. Haberler top gibi atılıyor; biri düşüyor, diğeri kalkıyor. Bir kanal “Başarı” diyor, öteki “Başarısızlık” ama ikisi de aynı olayı anlatıyor. “Demokratik basın özgürlüğü” diyorlar buna, çünkü birden fazla kanal var. Ama sahipleri aynı kişiler olunca, çeşitlilik sadece renklerde. İzleyiciler kumandayı çeviriyor, ama her kanalda benzer yüzler. Bazen bir muhabir gerçek bir şey söylüyor, ama ertesi gün “demokratik düzeltme” ile unutuluyor.

Spor bile bundan nasibini alıyor. Futbol maçlarında hakem kararları “demokratik” oluyor; taraftarlar oy verse belki değişir, ama oy yok. Takımlar kazanıyor, kaybediyor, ama asıl kazananlar tribünlerde değil, kulislerde. “Demokratik rekabet” diyorlar, çünkü herkes eşitmiş gibi. Gerçekte ise, bazı takımlar “ekstra destek” alıyor, diğerleri kendi başına.

Yargı sistemi de bu büyük gösterinin yıldızı. Mahkemeler “demokratik adalet” dağıtıyor; dosyalar birikiyor, kararlar gecikiyor, ama sonunda “Hak yerini buldu” deniyor. Birileri içeride, birileri dışarıda; kriter ne? Bazen yasa, bazen “demokratik gerekçe”. Vatandaşlar dava açıyor, bekliyor, ama süreç o kadar uzun ki, unutuyorlar ne için başladıklarını.

Kültür ve sanat da etkileniyor. Filmler çekiliyor, kitaplar basılıyor, ama “demokratik denetim” altında. Bir sanatçı eleştiri yapıyor, ama eser “demokratik düzenleme” ile kesiliyor. Seyirciler alkışlıyor, ama içlerinden “Neyse ki var” diyor. Sanki bir kukla tiyatrosu; ipler görünmez, ama hareketler belli.

Toplumun günlük hayatı da bundan farklı değil. Sokakta yürüyorsunuz, “demokratik trafik” var; kurallar var, ama uyanlar az. Polis “demokratik uyarı” yapıyor, ama ceza kesilmiyor. Komşular tartışıyor, “demokratik uzlaşı” ile barışıyor, ama kin kalıyor.

En tuhafı, seçim zamanları. Adaylar çıkıyor, vaatler sıralanıyor; “demokratik seçim” diyorlar. Oy kullanıyorsunuz, sonuçlar açıklanıyor, ama bazen sayımlar “demokratik doğrulama” ile değişiyor. Kazanan kutluyor, kaybeden itiraz ediyor, ama sistem dönmeye devam ediyor.

Bu ülkenin güzelliği burada: Her şey o kadar uyumlu ki, sanki bir orkestra. Ama notalar aynı, enstrümanlar farklı. İnsanlar alışıyor, yaşıyor, ama arada bir “Acaba?” diyor. Yine de, gösteri devam ediyor; perde inmiyor. Belki bir gün, seyirciler sahneye çıkar, ama o zamana kadar, “demokratik izleme” ile yetiniyorlar.

Yazar cemil baran

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış