İşçi Köylü İttifakının Nesnel Zemini Güçleniyor

Bu iki dinamik –topraksızlaşan köylü ile yoksullaşan işçi– birbirinden bağımsız değil. Dahası aynı holdingler hem şehir hem de kırsalda faaliyet göstermektedir. Dolayısıyla sermaye, hem kırsalda hem kentte aynı mantıkla hareket ediyor: Doğayı ve emeği ucuza mal ederek kârı maksimize etmek. Bu nedenle, ekoloji mücadelesinin ve işçi hareketinin birbirine yaklaşması, umut verici bir gelişme olarak görülmeli. Sırada, topraksızlaşan köylü ile yoksullaşan işçinin ortak bir siyasi hat üzerinde birleşmesi var. Ülkenin gerçek kurtuluşu, bu birliğin doğru bir politik zeminde örülmesine bağlıdır.

İşçi Köylü İttifakının  Nesnel Zemini Güçleniyor

Ekmek Toprak Su Hava 

Bingöl, Muş, Diyarbakır… Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun dağlarından ovalarına uzanan topraklarda, doğayı ve yaşam alanlarını tehdit eden enerji projelerine karşı yurttaşların mücadelesi kesintisiz sürüyor. Bingöl’de hidroelektrik santrallere (HES), Muş’ta jeotermal enerji santrallerine (JES) ve Diyarbakır’da güneş enerjisi santrallerine (GES) karşı köylüler, yerel halk ve ekoloji aktivistleri bir araya gelerek eylemler düzenliyor. Bu direnişler, yalnızca tekil projelerin engellenmesi talebiyle sınırlı kalmıyor; toprağın, suyun ve yaşamın metalaştırılmasına karşı büyüyen bir toplumsal tepkinin işaretini taşıyor.

Bugün Karadeniz’in yaylaları turizm ve enerji yatırımlarıyla parçalanırken, İç Anadolu’nun meraları madencilik ve enerji projeleriyle yok ediliyor. Ege’nin zeytinlikleri “kamu yararı” gerekçesiyle sökülüyor, Marmara’nın Kanal İstanbul ekolojik yıkım ile birlikte kıyıların beton ve liman projelerinin baskısı altında. Bu tablonun ardında, ülke topraklarının birkaç büyük holding arasında paylaşıldığı gerçeği yatıyor. İktidarın sermaye yanlısı politikaları, köylüyü hızla topraksızlaştırıyor; tarımsal üretimi zayıflatıyor, yaşam alanlarını daraltıyor ve insanları göçe zorluyor. Toprak, artık yalnızca bir üretim aracı değil; spekülasyon ve kâr merkezine dönüştürülmüş durumda.

Bu siyaset anlayışına karşı halkların tepkisi giderek toplumsallaşıyor. Dün birkaç ekoloji aktivistinin seslendirdiği itiraz, bugün köylülerin, yerel halkın ve emekçilerin ortak mücadelesine dönüşüyor. Ekoloji mücadelesi, köylüyü yalnızca “mağdur” konumundan çıkarıp mücadelenin öznesi haline getiriyor. Aynı dönemde kentlerde yükselen işçi hareketi de, kısmen daha direngen bir çizgide güçleniyor. Fabrikalarda, madenlerde, lojistik merkezlerinde verilen mücadeleler, doğa yıkımıyla emek sömürüsünün aynı sistemin iki yüzü olduğunu giderek daha net ortaya koyuyor.

İşçi Köylü İttifakının  Nesnel Zemini Güçleniyor

İşçi Köylü İttifakı

Bu iki dinamik –topraksızlaşan köylü ile yoksullaşan işçi– birbirinden bağımsız değil. Dahası aynı holdingler hem şehir hem de  kırsalda faaliyet göstermektedir. Dolayısıyla sermaye, hem kırsalda hem kentte aynı mantıkla hareket ediyor: Doğayı ve emeği ucuza mal ederek kârı maksimize etmek. Bu nedenle, ekoloji mücadelesinin ve işçi hareketinin birbirine yaklaşması, umut verici bir gelişme olarak görülmeli. Sırada, topraksızlaşan köylü ile yoksullaşan işçinin ortak bir siyasi hat üzerinde birleşmesi var. Ülkenin gerçek kurtuluşu, bu birliğin doğru bir politik zeminde örülmesine bağlıdır.

Doğa, toprak ve emek üzerindeki baskı arttıkça, direniş de yaygınlaşıyor. Bingöl’den Muş’a, Diyarbakır’dan Karadeniz yaylalarına uzanan bu mücadeleler, yalnızca yerel savunma hatları değil; aynı zamanda farklı coğrafyalardaki halkların ortak çıkarlarını görünür kılan bir zemin sunuyor. Köylünün toprağını, işçinin emeğini ve doğanın dengesini savunan bu birlik, sermayenin parçalayıcı gücüne karşı en sağlam cevabı oluşturabilir.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış