Katliamın Şifresi “ NAZA” Belgeseli

Gazze’de keskin nişancılar tarafından hedef alınan sivilleri konu alan “NAZA” belgeseli, giderek bir katliama dönüşen operasyonu anlatıyor. Viyana Filim Festivalinde gösterime giren film, gördüğü ilgiyle sanat çevrelerinde “hiçbir katliamın karanlıkta kalmayacağı” mesajını fısıltı gibi yaydı. Konusu kadar çekim tekniği de dikkat çeken bu yapıt, aynı zamanda tarihsel bir belge niteliği taşıyor.

 Katliamın Şifresi “ NAZA” Belgeseli

NAZA Kısa, Keskin, Unutulması Kolay Sözcük

Gazze’de keskin nişancılar tarafından hedef alınan sivilleri konu alan “NAZA” belgeseli, giderek bir katliama dönüşen operasyonu anlatıyor. Viyana Filim Festivalinde gösterime giren film, gördüğü ilgiyle sanat çevrelerinde “hiçbir katliamın karanlıkta kalmayacağı” mesajını fısıltı gibi yaydı. Konusu kadar çekim tekniği de dikkat çeken bu yapıt, aynı zamanda tarihsel bir belge niteliği taşıyor.

Venedik’in lagününde, Lido’nun ince uzun bedeni denizle gökyüzü arasında ince bir çizgi gibi uzanırken, sinema salonlarının loş koridorlarında bir film adım adım izleyiciye doğru ilerliyordu. Ekranın karanlığında beliren silüetler, yüzleri silinmiş, sesleri boğuklaştırılmış yirmi dört kişiydi. Onlar, uzaktan bakılan bir şehrin yıkımına dair tanıklıklarını taşıyorlardı; gözetleme kulelerinden, ekranlardan, haritalardan yönetilen bir ölümün mekaniğini anlatıyorlardı.

 Katliamın Şifresi “ NAZA” Belgeseli

HiçbirSuç Karanlıkta Kalmaz

Film, “NAZA” adını taşıyordu. Bu kısaltma, bir saldırıda öleceği önceden hesaplanan sivilleri işaret eden bir sözcüktü. Erkek, kadın, çocuk fark etmezdi; sayıların arkasında bedenler vardı. Anlatanlar, bir zamanlar o ordunun içinde yer almış insanlardı. Şimdi, kimliklerini gizleyerek, dijital maskelerle örtülmüş yüzlerle konuşuyorlardı. Tel Aviv’in çatıları arasında, üç yıl boyunca gizlice kaydedilmiş sesler ve gölgeler, Venedik’in ışıklı salonuna taşınmıştı. Her cümle, bir evin içinde ailenin bulunduğunu bilerek basılan düğmenin ağırlığını taşıyordu. Yapay zekâ algoritmaları hedef seçiyor, ekranlarda yeşil ve kırmızı noktalar dans ediyor, ardından gökyüzünden inen ateş o noktaları yutuyordu. Anlatıcılar, bu süreci “sistemli bir yok etme” olarak adlandırıyordu. Gözetleme sistemlerinin soğuk kesinliği, uzaktan bombalamanın mesafeli acımasızlığı, onların dilinde bir itiraf gibi akıyordu.

Salon karanlıktı. Işıklar yeniden yandığında, izleyiciler yerlerinden doğruldu. Alkış başladı; önce temkinli, sonra büyüyen, dalga dalga yayılan bir ses. Yirmi beş dakika boyunca kesilmedi. Eller yorulmadı, nefesler kesilmedi. Geçen yıl aynı salonda bir başka filmin yirmi dört dakikalık alkışı rekor sayılmıştı; şimdi o sınır aşılmıştı. Sahnedeki yönetmen ve ekip, bu uzun sessizlik dolu gürültünün ortasında duruyordu. Sinemaseverler, sadece bir filmi değil, ekranın ardında kalan bir gerçekliği de selamlıyordu. İtalyan gazeteleri ertesi gün bu süreyi yazacak, otoriteler “rekor” diyecekti. Ama o an, rakamların ötesinde bir şey vardı: uzak bir coğrafyadaki ölümlerin, lagünün serin akşamında yankılanması.

 Katliamın Şifresi “ NAZA” Belgeseli

 Viyana İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlara Dair, Sanat Diliyle Güçlü bir İtiraz Yükselti

Film, gizli yöntemleri, gizli sistemleri anlatıyordu. Katılımcıların güvenliği için her röportaj farklı bir yolla kaydedilmişti. Sesler bozulmuş, yüzler değiştirilmişti. Yine de anlatılanlar netti: potansiyel hedefler belirlenirken, çoğu zaman o binaların içinde sivil hayatın sürdüğü biliniyordu. Algoritmaların önerdiği noktalar, haritalardaki kırmızı daireler, birer karar anına dönüşüyordu. Anlatanlar, bu kararların ağırlığını omuzlarında taşıdıklarını söylüyordu. Bir saldırıda öngörülen sivil ölümleri, artık bir kısaltmanın içinde sıkışıp kalmıştı. NAZA. Kısa, keskin, unutulması kolay bir sözcük. Oysa film, o sözcüğü açıyor, içindeki her isimsiz bedeni hatırlatıyordu.

Lido’nun rüzgârı salonu dışarıdan okşarken, içerideki insanlar hâlâ ayaktaydı. Alkışın ritmi, denizin ritmine karışıyordu. Bir belgeselin prömiyeri, bir festivalin programındaki sıradan bir gösterim olmaktan çıkmış, kolektif bir tanıklığa dönüşmüştü. Yüzleri gizlenmiş yirmi dört ses, binlerce kilometre ötede yaşanan bir yıkımı Venedik’in mermer salonlarına taşımıştı. İzleyenler, o sesleri dinledikten sonra ellerini bir araya getirerek, belki de kendilerine ve dünyaya bir şey söylemeye çalışıyordu: bakın, dinleyin, unutmayın.

Film bittiğinde, salon yavaş yavaş boşaldı. İnsanlar dışarıya, lagünün ışıklarına doğru yürüdü. Kimileri hâlâ fısıldaşıyor, kimileri sessizce ilerliyordu. “NAZA”nın yankısı, Venedik’in dar sokaklarında bir süre daha dolaşacaktı. Çünkü bazı filmler, gösterimden sonra da bitmez; izleyenin zihninde, vicdanında, belleğinde yaşamaya devam eder. O gece Lido’da, bir belgeselin uzun alkışı, yalnızca bir başarı öyküsü değil, uzak bir coğrafyanın acısının kısa bir an için paylaşılmasıydı. Eller yorulana dek süren o alkış, belki de en çok bunu anlatıyordu.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış