Masumiyetin Ölümü, Berkin Elvan

Berkin’in hikayesi, bir şehrin yarası oldu. Sokaklarda hâlâ eko yapar adı; çocuklar oynarken, anneler endişeyle bakar. O, ekmek kokusuyla anılır; masumiyetin vurulduğu bir anla. Toplum, onun üzerinden düşündü: Devlet, çocuklara ne öğretir? Ölüm, nasıl bir derstir? Berkin, hep çocuk kaldı; hayalleri yarım, ama mirası sonsuz. İnsanlar, onun için yürüdü, onun için ağladı, onun için değişti. İstanbul’un dar sokaklarında, bir rüzgar eser hâlâ; Berkin’in adını fısıldar.

   Masumiyetin Ölümü, Berkin Elvan

           Rüzgarla Gelen Ölüm

Sabahın erken saatlerinde, İstanbul’un dar sokaklarında bir çocuk koşardı. Berkin, on dört yaşında, gözleri merak dolu, elleri ekmek kokusuyla bezeli bir çocuk. Okmeydanı’nın beton yamaçlarında büyümüştü; evleri eski, duvarları hikayelerle kaplı. Babası Sami, annesi Gülsüm’le birlikte, küçük bir ailenin sıcaklığında yaşardı. Sokaklar onun oyun alanıydı: top peşinde koştuğu, arkadaşlarıyla kahkaha attığı, rüzgarın saçlarını dağıttığı yerler. Hayat, onun için basit bir ritimdi; okul çantası sırtında, ekmek fırınından yükselen sıcak buhar, annesinin sofrasında bekleyen kahvaltı.

O Haziran günü, hava ağırdı. Şehir, bir fırtınanın eşiğinde gibiydi. Gezi Parkı’ndan yükselen sesler, uzak bir uğultu gibi yayılıyordu mahalleye. İnsanlar sokaklarda toplanıyor, adalet için haykırıyorlardı. Berkin, bunların ne anlama geldiğini tam kavrayamıyordu belki; sadece evde konuşulanları duyuyordu, televizyondan sızan görüntüleri görüyordu. Ama o sabah, her zamanki gibiydi. Annesi mutfakta seslendi: “Berkin, ekmek almaya git oğlum.” Elinde birkaç kuruş, kapıyı araladı. Sokaklar alışılmadık bir gerginlik taşıyordu; uzaklardan siren sesleri, duman kokusu. Ama çocukluk, tehlikeyi görmezden gelir; Berkin adım attı dışarıya, ekmek fırınına doğru.

Yol boyunca, komşuların selamlarını aldı. Bir kedinin peşinden gülümsedi, taşların arasında zıpladı. Fırın köşede, sıcak somunlar raflarda dizili. Ama o an, bir patlama. Gökyüzü gri dumanla kaplandı. Polisler, kalabalığa doğru ilerliyordu; gaz bulutları yükseliyordu. Berkin, ne olduğunu anlamadan, bir ses duydu – bir ıslık, bir çarpma. Başına isabet eden bir şey, metal bir soğukluk. Dünya döndü, sokaklar bulanıklaştı. Ekmek parası elinden düştü, yere saçıldı. Çocuk, betonun üzerine yığıldı; gözleri kapanırken, annesinin sesini hayal etti.

Hastane koridorları, sonsuz bir bekleyişe döndü. Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde, bir yatakta yatıyordu Berkin. Vücudu küçülmüş, yüzü solgun. 269 gün geçti böyle; her gün, annesi Gülsüm başucunda, babası Sami kapıda nöbet tutuyordu. Doktorlar gelip gidiyor, makineler bip sesleriyle ritim tutuyordu. Aile, umudu bir iplik gibi sarıyordu; iyi olması  temennileri , gözyaşları, sessiz feryatlar. Dışarıda, şehir değişiyordu. Protestolar büyüyor, Berkin’in adı pankartlara yazılıyor, şarkılara karışıyordu. O, bir sembol olmuştu; masumiyetin vurulduğu bir anıt. Ama içeride, sadece bir çocuktu – uyanmayı bekleyen, hayalleri yarım kalmış.

Günler aylara döndü. Berkin’in bedeni zayıfladı; 45 kilodan 16 kiloya indi. Saçları uzadı, gözleri kapalı kaldı. Annesi, elini tutup hikayeler anlatıyordu: “Hatırlıyor musun oğlum, sokakta top oynadığın günleri? Ekmek sıcakken nasıl ısırırdın?” Babası, pencereden dışarı bakıyor, adaleti sorguluyordu. Aile, acıyla yoğruluyordu; kardeşleri, akrabaları, komşuları etraflarında toplanıyordu. Hastane odası, bir yas evine dönüşmüştü; çiçekler soluyor, umutlar tükeniyordu. Dışarıda, toplumun vicdanı sızlıyordu. Berkin, ekmek almaya giden bir çocuktu; ama şimdi, bir mücadelenin yüzüydü. İnsanlar sokaklara dökülüyor, onun için haykırıyordu: “Berkin Elvan ölümsüzdür!” Pankartlar, duvar yazıları, şiirler – hepsi onun adıyla doluydu.

11 Mart 2014 sabahı, makine sesleri sustu. Berkin, sessizce gitti. 15 yaşında, çocuk olarak kaldı sonsuza dek. Cenazesi, Feriköy Mezarlığı’na defnedildi; binlerce insan eşlik etti. Gözyaşları yağmura karıştı, sloganlar gökyüzüne yükseldi. Aile, parçalandı; annesi Gülsüm, “Oğlum ekmek almaya gitmişti, neden?” diye sordu durmadan. Babası Sami, adalet peşinde koştu yıllarca. 

Berkin’in hikayesi, bir şehrin yarası oldu. Sokaklarda hâlâ eko yapar adı; çocuklar oynarken, anneler endişeyle bakar. O, ekmek kokusuyla anılır; masumiyetin vurulduğu bir anla. Toplum, onun üzerinden düşündü: Devlet, çocuklara ne öğretir? Ölüm, nasıl bir derstir? Berkin, hep çocuk kaldı; hayalleri yarım, ama mirası sonsuz. İnsanlar, onun için yürüdü, onun için ağladı, onun için değişti. İstanbul’un dar sokaklarında, bir rüzgar eser hâlâ; Berkin’in adını fısıldar.

Yıllar geçti, ama hafıza silinmedi. Her Haziran’da, Gezi Parkı’nda çiçekler bırakılır; her Mart’ta, mezarı ziyaret edilir. Aile, acısıyla yaşar; toplum, utancıyla yüzleşir. Berkin, bir simgeye dönüştü: Adaletin eksikliğinde, masumiyetin kaybında. Çocuklar büyür, ama o büyümedi; ekmek almaya giderken kaldı. Hikayesi, kitaplara geçti, şarkılara karıştı, vicdanlara kazındı. Berkin, ölümüyle yaşadı; bir ülkenin vicdanını uyandırdı.

Düşünün o sabahı: Bir çocuk, elinde para, fırına doğru. Hayat, sıradan bir akışta. Ama bir an, her şeyi değiştirir. Gaz bulutu, metal ıslık, düşen beden. Sonra, uzun bir sessizlik. Komada geçen günler, ailenin nöbeti, toplumun öfkesi. Berkin’in gözleri kapalı, ama ruhu açıktı; bir mesaj taşıyordu. “Ekmek almaya gidiyorum,” demişti; ama ölümle döndü. Devlet, ona ne öğretmişti? Şiddeti, kaybı, direnişi.

Bugün, Okmeydanı’nda çocuklar hala oynar; ama anneler daha dikkatli. Berkin’in adı, duvarlarda yazar; bir hatırlatma gibi. O, hep çocuk kaldı; zaman onu dondurdu. Hikayesi, bir ağıt gibi yayılır; duygularla dolu, acıyla bezeli. İnsanlar, onun için adalet arar; dava biter, ama mücadele sürer. Berkin Elvan, bir isimden öte; bir yara, bir umut, bir ders.

Sonuçta, hayat devam eder; ama bazı hikayeler durmaz. Berkin’inki gibi: Ekmek kokusuyla başlayan, ölümle biten, ama sonsuzlaşan. İstanbul’un sokaklarında, rüzgar onun adını taşır; çocuklar duyar, büyükler hatırlar. O, masumiyetin simgesi; vurulmuş bir çocuk, ama yenilmemiş bir ruh. Berkin, hep orada; ekmek fırının köşesinde, annesinin sofrasında, toplumun vicdanında.

Yazar nur akman

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış