Sıradanlaşan Kadın Cinayetleri
Türkiye’nin hafızasına kazınan o korkunç görüntüyü anımsayalım: Tunceli’de ( Dersim)Gülistan Doku’yu bulmak için Uzunçayır Baraj Gölü’nün suları çekiliyor. Ekipler balçığın içinde bir beden buluyor, "Gülistan mı?" diye bakıyorlar, "Hayır, bu o değil" deyip kenara koyuyorlar. Aramaya devam ederken bir beden daha çıkıyor, "Bu da değil" diyorlar.
Bu cümlelerin soğukluğu, aslında ülkenin kadınlar için nasıl devasa bir açık hava mezarlığına dönüştüğünün en çıplak özetidir. Bir baraj gölünden, bir dere yatağından ya da ıssız bir yol kenarından çıkan kadın cesetleri, devletin kayıtlarında bazen sadece birer "istatistik" ya da "başka bir dosyanın yanlış cevabı" muamelesi görüyor. Gülistan aranırken bulunan o bedenlerden biri, 2017’den beri kayıp olan Esma Kılıçarslan’dı. Bedeninde dört farklı erkeğin DNA’sı bulundu. Normal bir hukuk devletinde yer yerinden oynaması gerekirken, Esma’nın dosyası sessizliğin karanlığına gömüldü. Ne bir fail, ne bir tutuklama, ne de adaleti arayan gür bir ses...
Mezarsız Ölüler Ülkesi
Biz sadece ismi sosyal medyada "hashtag" olabilen, arkasında güçlü bir ailesi ya da inatçı avukatları olan kadınların hikâyesini biliyoruz. Peki ya diğerleri? O baraj göllerinden "bu değil" denilerek çıkarılan, kimliği belirsiz kalan, sessizce kimsesizler mezarlığına gömülen kadınlar? Türkiye, kadınlar için "mezarsız ölüler ülkesi" haline geldi. Bir kadın öldürüldüğünde sadece canı alınmıyor; hikâyesi, faili ve bazen de mezarı yok ediliyor.
Su kaynaklarının dibinden kadın cesedi çıkmasının "normalleşmesi", toplumsal bir çürümenin en uç noktasıdır. Arama ekiplerinin "Bu Gülistan değil" diyerek işine devam etmesi, aslında o suyun dibinde bir kadının ölü bulunmasının artık şaşırtıcı bir olay olmaktan çıktığını gösteriyor. Bir kadının cansız bedeni, başka bir kadını ararken karşılaşılan bir "engel" ya da "yanlış veri" gibi görülüyor. Oysa o "değil" denilen her beden; bir evlat, bir anne, yarım bırakılmış bir hayat ve aydınlatılmamış bir cinayettir.
Cezasızlık Zırhı ve Görünmezlik
Esma Kılıçarslan örneği, bu ülkedeki adalet sisteminin kadın cinayetlerine bakışını simgeliyor. Dört erkeğin DNA’sı bir kadının bedenindeyse ve ortada hala bir "şüpheli" yoksa, bu bir ihmal değil, bilinçli bir körlüktür. Bu körlük, potansiyel katillere şu mesajı veriyor: "Eğer yeterince ıssız bir yere atarsan, eğer ismini kimse duymazsa, sen de o DNA’lar da yok hükmündedir."
Ülkenin dört bir yanı, sadece sesini duyurabilenlerin isimleriyle örülü bir haritaya dönüştü. Ancak haritanın görünmeyen kısmında, derelerin dibinde, barajların balçığında, inşaat temellerinde ismi hiç anılmayan binlerce kadın yatıyor. Biz sadece ekranlara düşenleri konuşurken, "bu o değil" denilerek geçilenler, adaletin asıl gömüldüğü yerdir.
Bugün kadınlar sadece hayatta kalma mücadelesi vermiyor; öldürüldüklerinde "bulunma", bulunduklarında ise "kimliksizleşmeme" mücadelesi veriyor. Eğer bir ülkede bir kadının cesedi, başka bir kadının araması sırasında "tesadüfen" bulunuyor ve buna rağmen hiçbir dosya açılmıyorsa; orada sadece kadınlar değil, insanlık da o suyun dibine gömülmüş demektir.
Bu sessizliği bozmak, sadece Gülistan’ı değil, "o değil" denilerek geçilen her bir kadının hesabını sormakla başlar. Çünkü adalet, sadece ismi bilinenler için değil, kimsesizler mezarlığına bırakılan o sessiz çığlıklar için de tesis edildiğinde gerçekten adalettir.
Yorumlar (0)