Nasıl Oynamalı ?

İlk oyunu Göç, 1965’te Türkiye’den Almanya’ya uzanan emek yollarının acısını taşıyordu. Ardından askerlik yıllarında Kayseri’de kaleme aldığı Asiye Nasıl Kurtulur? sadece bir kadının değil, bütün bir sömürü düzeninin sorgulanmasıydı. Kader diye sunulan zincirleri kıran, sınıfsal yaraları derinlemesine deşen bir metindi. 1969’da Ankara Birliği Sahnesi’ni kurması, onun için bir sanat topluluğu olmanın ötesinde bir duruş, bir tavırdı. 12 Mart döneminin karanlığında bu duruş “gizli örgüt” ilan edildi. Altı yıl sekiz ay hapis cezası ve iki yıl cezaevi… Duvarların arasında “Oyun Nasıl Oynanmalı?” yı yazdı. Demir parmaklıklar bile onun yaratma isteğini köreltememişti.

   Nasıl Oynamalı ?

   Nasıl Oynamalı ?

   Tarafsızlığın İmkansızlığı

 Vasıf Öngören, hayatı boyunca sahneleri birer sorgu odasına, mutfakları ise sınıf savaşlarının en çıplak meydanına dönüştürmeyi başardı. Onun dünyasında kelimeler yalnızca konuşmaz, yaraları da açığa çıkarır; sessizlikler ise en gürültülü hesaplaşmalara dönüşürdü.

1938’de Tavşanlı’nın maden tozuyla kaplı sokaklarında başlayan yolculuğu, daha ilkokul sıralarında sahne ışıklarıyla tanıştı. Afyon’da geçen gençlik yılları merakını besledi, İstanbul Üniversitesi’nde jeofizik okumaya başladığında ise tiyatro onun için bir bilim dalından öte, bir direniş biçimine evirildi. Gençlik Tiyatrosu’yla tanışması, kaderinin dönüm noktası oldu. Artık yerin derinliklerindeki sarsıntıları değil, toplumun derinliklerindeki çatlakları ölçüyordu.

1962’de Doğu Berlin’e gidişi, onun için yalnızca bir eğitim değil, bir uyanıştı. Bertolt Brecht’in epik anlayışıyla, Manfred Wekwerth’in rehberliğinde provaları izlerken sahnenin asıl görevini kavradı: seyirciyi uyandırmak, sorgulatmak ve harekete geçirmek. Eğlence aracı olmanın ötesinde, bir silah, bir ayna ve bir mahkeme salonu haline gelmeliydi tiyatro.

İlk oyunu Göç, 1965’te Türkiye’den Almanya’ya uzanan emek yollarının acısını taşıyordu. Ardından askerlik yıllarında Kayseri’de kaleme aldığı Asiye Nasıl Kurtulur? sadece bir kadının değil, bütün bir sömürü düzeninin sorgulanmasıydı. Kader diye sunulan zincirleri kıran, sınıfsal yaraları derinlemesine deşen bir metindi. 1969’da Ankara Birliği Sahnesi’ni kurması, onun için bir sanat topluluğu olmanın ötesinde bir duruş, bir tavırdı. 12 Mart döneminin karanlığında bu duruş “gizli örgüt” ilan edildi. Altı yıl sekiz ay hapis cezası ve iki yıl cezaevi… Duvarların arasında “Oyun Nasıl Oynanmalı?” yı yazdı. Demir parmaklıklar bile onun yaratma isteğini köreltememişti.

En çarpıcı eserlerinden Zengin Mutfağı 1977’de sahnelendiğinde, 15-16 Haziran işçi hareketinin dev dalgalarını bir köşkün daracık mutfağına sığdırmayı başardı. Orada aşçılar, uşaklar, patronlar ve dışarıdaki büyük öfke bir aradaydı. Sınıf çatışması, en sıradan nesnelerin – bir tencerenin, bir bıçağın, bir tabak kırılmasının – üzerinden anlatılıyordu. Tarafsızlığın imkânsızlığı, mutfak tezgâhının üzerinde kanıtlanıyordu. Bu oyun hem İsmet Küntay Ödülü’nü aldı hem de yıllar sonra sinemaya uyarlandı; çünkü öyküsü hâlâ günceldi.

1980 darbesi onu yurt dışına, Amsterdam’a ve Batı Berlin’e savurdu. Orada “Yeni Nesil” üzerine çalışırken kalbi daha fazla dayanamadı. 14 Mayıs 1984’te, henüz 46 yaşındayken bir kalp kriziyle aramızdan ayrıldı. Geride dört önemli oyun, onlarca sahneleme, binlerce etkilenmiş seyirci ve bir miras bıraktı.

Öngören’in tiyatrosunda karakterler asla tek boyutlu değildi. Hepsi sistemin içindeki çarkların hem kurbanı hem de parçasıydılar. Konuşmaları günlük dilin içinden çıkardı ama taşıdıkları anlam çok katmanlıydı. Bir mutfak sahnesi, bir hapishane hücresi ya da göç yolları, onun elinde toplumsal gerçeğin en keskin yansımasına dönüşürdü. Brecht’ten aldığı epik soluk, Türkiye toplumunun kendi gerçekleriyle harmanlanınca bambaşka bir güç kazanıyordu.

Onun eserlerinde kahramanlar zafer marşları söylemezdi; aksine, yenilgilerin içinden doğan sorular sorarlardı. “Nasıl kurtulur?” sorusu sadece Asiye’ye ait değildi. Bütün bir toplumun, emeğin, kadınların ve gençlerin ortak sorusuydu. Seyirci salonu terk ederken omuzlarında bu sorunun ağırlığını taşırdı.

Kısa hayatına sığdırdığı yoğunluk, bugün bile sahnelerde yankılanıyor. Madenci oğlunun gözlerinden bakan o keskin bakış, mutfakların buharı arasında sınıf gerçeğini göstermeye devam ediyor. Çünkü o, tiyatroyu bir meslek olarak değil, bir vicdan ve bir mücadele aracı olarak gördü. Geride bıraktıkları, hâlâ bize “nasıl oynamalı” diye soruyor; hem sahnede hem hayatta.

Ve biz, o sorunun cevabını aramaya devam ediyoruz.

Yazar Nur Akalın

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış