Nurhak'ın Doruklarında Üç Selvi
Güneşin doğmadığı Nurhak Dağında yitirdik üç selvi dalını. Sinan’ı, Alpaslan’ı, Kadir’i… Dağın yalçın kayaları arasında, sislerin hiç dağılmadığı, rüzgârın acı acı uğuldadığı o coğrafyada üç genç fidan toprağa düştü. Onlar, inandıkları devrimci ideallerin izinde çıktılar o yollara, devrimci kararlıklao patikalarda yürüdüler ve bir daha geri dönmediler. Geride bıraktıkları boşluk, ne dağın derin vadileriyle, ne de zamanın akışıyla doluyor.
Nurhak, yalnızca bir dağ değildir. O, aynı zamanda bir hafızadır. Karlı zirveleriyle, sarp yamaçlarıyla, yazın bile serin kalan kuytularıyla adeta yas tutar. Orada zaman başka akar. Her taşın, her çalının altında bir hikâye gizlidir. İşte bu dağın bağrına Sinan, Alpaslan ve Kadir’i emanet ettik. Üçü de farklı mizaçlarda, ama aynı ütopya için buluştular dağların doruklarında .
Sinan, sessiz ama kararlı olandı. Gözlerinde hep bir uzaklara bakma hali vardı. “Bir gün bu dağlar da huzur bulacak” derdi dostlarına. Alpaslan ise ateş gibiydi; coşkusu, cesareti ve kahkahasıyla yanındakilere güç verirdi. Kadir ise birleştiriciydi. Yumuşak huylu, merhametli ama gerektiğinde çelik gibi duran bir yiğitti. Üçü bir aradayken sanki dağın kendisi hareket ederdi. Birlikte yürürken, birlikte gülüşürken, birlikte zorluklara göğüs gererken o kadar uyumlulardı ki, görenler “bu üçü bir bütündür” derdi.
Ama Nurhak acımasızdı. Güneşin doğmadığı, umudun bile zorla soluk aldığı o coğrafya, bazen insandan daha güçlü olur. Bir gece, bir pus, bir baskın ya da bir çatışma… Tam olarak ne olduğunu belki de hiç tam bilemeyeceğiz. Bildiğimiz tek şey, o üç selvi dalının artık aramızda olmadığı. Artık onların sesini rüzgârda, kahkahasını kayalarda, adımlarını patikalarda arıyoruz.
Böylesi kayıplar insanı hem öfkelendirir hem de derin bir acıyla yoğurur. Çünkü Sinan, Alpaslan ve Kadir sadece üç isim değildi. Onlar, bir annenin evladını, bir babanın gururunu, bir kardeşin sırdaşını, bir köyün umudunu, bir ülkenin geleceğinden bir parçayı temsil ediyorlardı. Onların gidişiyle dağlar daha da ağırlaştı, anaların yüreği daha da dağlandı.
Yine de Nurhak’ta bir şey var ki, ölümü yenen: hatıra. O dağda yatan üç fidan, artık toprağın değil, halkların ortak hafızasının parçası oldular. Her bahar orada açan kardelenler onların direncini, her kış yağan kar onların temizliğini, her yaz esen rüzgâr ise onların özgür ruhlarını fısıldıyor gibi geliyor insana. Onlar gittiler ama bıraktıkları izler silinmedi.
Belki bir gün Nurhak’ta güneş daha bir güzel doğacak. Belki bir gün o dağlar barışın, kardeşliğin, eşitlikçi bir yaşamın mekânı olacak. İşte o zaman Sinan, Alpaslan ve Kadir’in ruhları da huzur bulacak. Çünkü onlar boşuna gitmediler. Onların fedakârlığı, bu toprakların daha aydınlık yarınlara ulaşması için bir köprü oldu.
Şimdi, dağın eteklerinde yaşayanlar hâlâ o üç ismi anıyor. Anaların yaşlı gözlerinde, babaların gururlu anılarında yaşıyorlar. Gençler ise onların hikâyelerini dinleyerek büyüyor. Çünkü bazı ölümler vardır ki, aslında bir başlangıçtır.
Nurhak Dağları’nda yitirdiğimiz üç selvi dalı, Sinan, Alpaslan ve Kadir… Sizler artık dağın bir parçasısınız. Rüzgârınız hiç dinmesin, iziniz hiç silinmesin.
Toprak sizden gurur duysun.
Yorumlar (0)