Görünenin Arkasındaki Gerçek
Türkiye’de yaşanan siyasal krizin, yalnızca yüzeysel bir iktidar mücadelesi veya muhalefet içi bölünme olarak okunması, büyük resmi görmekten uzak bir yaklaşımdır. Kayyum siyasetiyle amaçlanan, iktidarın muhalefeti dizayn ederek otoriter rejimini kalıcılaştırmasıdır. Bu siyasal inşanın entelektüel ve kurumsal dayanağı, büyük ölçüde Arap milliyetçisi Baas rejimleridir. Çok partili bir görünüm altında tek parti mantığının yeniden üretildiği bu modelde, sol ve sosyalist hareketin temel görevi; sistem içi manevralardan uzak durarak demokrasi cephesinde saf tutmak ve sistemi aşma perspektifini pratik sürece dâhil etmektir.
Kontrollü Çoğulculuk
Türkiye’de son yıllarda derinleşen siyasal kriz, sıklıkla iki parti arasındaki güç mücadelesi ya da CHP içindeki kanat çatışması olarak sunulmaktadır. Oysa bu okuma, sorunun özünü gizlemektedir. Mutlak butlan kararları, kayyum uygulamaları ve yerel yönetimlere yönelik müdahaleler, görünürdeki hukuki-siyasi araçlardır. Asıl mesele, iktidarın tüm muhalefeti kendi hegemonyası altına alma ve otoriter rejimini kurumsallaştırma çabasıdır. Bu çaba, demokratik rekabeti değil, tekçi-otoriter bir rejimin inşasını hedeflemektedir.
Bu süreç, tarihsel olarak Arap dünyasındaki Baas rejimleriyle önemli paralellikler taşımaktadır. Baas ideolojisi, nominal çok partililiği korurken fiili tek parti hegemonyasını tesis etmiştir. Türkiye’de inşa edilmek istenen rejim de benzer bir “kontrollü çoğulculuk” modeline evrilmektedir.
Otoriter Rejim İnşası ve Baas Modeli
Baas rejimleri (özellikle Suriye ve Irak örnekleri), Soğuk Savaş döneminde milliyetçi ve sözde sosyalist unsurları harmanlayan hibrit otoriter sistemler olarak ortaya çıkmıştır. Bu rejimlerde birden fazla parti bulunmasına rağmen, tüm partilerin programlarının giriş bölümünde Baas Partisi’ne ve onun liderliğine mutlak bağlılık ilan etmesi zorunluydu. Bu, yalnızca retorik bir beyan değil, siyasi pratiğin temel kuralıydı. Muhalif partiler, rejimin siyasal aparatları olarak mecliste varlık gösteriyor, ancak sistemin temel parametrelerini sorgulayamıyordu.
Türkiye’de gözlemlenen gelişmeler, benzer bir mantığın yerelleştirilmiş halidir. İktidar, muhalefet partilerini ve sivil toplum aktörlerini “sistem içi” bir alana hapsetmeye çalışmaktadır. Bu alanda muhalefetin, rejimin kurumsal omurgasını ve iktidarın sürekliliğini tehdit etmemesi beklenmektedir. Yerel yönetimlere yönelik kayyum atamaları, bu kontrol mekanizmasının en somut dışavurumudur. Muhalefetin kazandığı alanlar, rejim tarafından “geçici sapmalar” olarak görülmekte ve hukuki-siyasi araçlarla yeniden dizayn edilmektedir.
Parti Devleti Yada Ulusal Cephe
Bu süreç, klasik otoriter rejim teorilerindeki “hegemonik parti sistemi” kavramıyla açıklanabilir. Burada çok partili bir görünüm korunur, ancak partiler arası rekabet rejimin temel niteliklerini sorgulayacak düzeyde değildir. İktidar, muhalefeti “sadık muhalefet” ile “sisteme tehdit” olarak ikiye ayırarak kendi meşruiyetini pekiştirmektedir. Bu ayrım, Baas rejimlerindeki “ulusal cephe” uygulamalarına benzemektedir.
Sol ve Sosyalist Hareketin Stratejik Görevi
Bu rejim inşası karşısında sol ve sosyalist hareketin konumu kritik önemdedir. Sistem içi labirentlerde dolaşmak —yani mücadeleyi yalnızca seçim sandığına veya mevcut anayasal düzene indirgemek— yetersiz kalmaktadır. Çünkü sorun, mevcut sistemin kurallarının kendisidir ve bu kurallar sürekli olarak iktidarın lehine yeniden yazılmaktadır.
Solun görevi, geniş bir demokrasi cephesinde saf tutmaktır. Bu cephe, liberal-demokrat unsurları, Kürt hareketini, Alevi dinamiklerini ve emekçi sınıfların taleplerini kapsayıcı olmalıdır. Ancak bu saf tutuş, pasif bir savunma pozisyonu değil; sistemi aşma perspektifini içeren aktif bir siyasal pratik olmalıdır. Demokrasi mücadelesi ile anti-kapitalist ve eşitlikçi talepler birbirinden koparılmadan, bütün demokratik araçlarla mücadele kapasitesi geliştirilmelidir.
Gramsci’nin hegemonya kavramı bu noktada aydınlatıcıdır: İktidar, yalnızca devlet aygıtıyla değil, sivil toplumdaki hegemonya yoluyla da varlığını sürdürür. Sol, bu hegemonyayı kırmak için demokratik haklar mücadelesini sınıfsal mücadeleyle birleştirmek zorundadır.
Son Söz Yerine
Türkiye’deki siyasal kriz, basit bir iktidar el değiştirmesi sorunu değildir. Bu, otoriter bir rejimin inşası ve kalıcılaştırılması sürecidir. Baas rejimlerinden esinlenen bu model, kontrollü çoğulculuk üzerinden hegemonya kurmayı hedeflemektedir. Sol ve sosyalist hareket, bu tarihsel momentte demokrasi cephesinde yer alarak sistemi aşma perspektifini pratikleştirmek zorundadır. Aksi takdirde, sistem içi manevralar otoriter rejimin kendini yeniden üretmesine hizmet edecektir.
Yorumlar (1)
derya deniz
11 gün önce / 27.05.2026İnşa edilmeye çalışılan bu yeni ve daha otokrat modeli, Baas rejimine benzetmek belki mümkün ama önemli farklar da var. Eski tek parti dönemindeki asker-sivil-aydın bürokrasiye dayalı sistem daha fazla Baas rejimini andırıyordu! Baas rejimlerinin kendine örnek olarak alan, o tek partili ulusal bir bilinç taşıma görevi üstlenen batıcı ve dolayısıyla seküler yanı ve daha da önemlisi asker-aydın-sivil bürokrasiden gücünü alan devletçi yanı ile Baas rejimlerine model oldukları bile söylenebilir. Bu yeni dinci-gelenekselci rejim, çok daha mutlakiyetçi bir rejim, ama. Baasçı rejimden çok şey öğrenmiş ve onları taklit yeteneğine sahip çok faydacı ama bir o kadar da Anti-Baasçı bir rejim diye tariflemek daha doğru gibi! Evet, tıpkı Baasçı Nasır karşıtı Müslüman Kardeşler gibi, askeriyeyi-yargıyı-bürokrasiyi Baas'tan öğrendiğini de söylemek mümkün. Baas'ı öcüleştirip onun modernist-batıcı yanlarını yıkmaya yönelen, daha gelenekselci ve dolayısıyla oryantalist, dinci ve daha padişahçı-sultanvari bir sistem, şimdiki. Ve sanırım yine en önemli özelliklerinden biri olarak "lümpen" bir karaktere de sahip. Dolayısıyla aydın bir zümreye dayanan Baasçı rejimlerden çok ama çok daha tehlikeli, çok daha fazla şiddet sevici ve çok daha faşizan.
Beğendim 3 | Beğenmedim 0 | Cevapla