Datça'da "Çanlar Kimin İçin Çalıyor?" ya da "Ķim Neyi Çalıyor?”
Müzik ruhun gıdasıdır elbette, dinleyene, dileyene iyi gelir, sağaltır, iyileştirir. Müzik sanattır, emek ister, özen ister, estetik gerektirir, saygıyı hak eder... Ama "gürültü" müzik değildir, ruhlara işkencedir. İstemeyeni gürültüye zorla maruz bırakmak tacizdir, tecavüzdür, temel bir insan hakkının ihlâlidir.
Anayasa’nın 56. maddesine göre herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı vardır; gürültü kirliliği bu temel hakkın ihlali sayılır. TCK'nın 183. maddesine göre; “İlgili kanunlarla belirlenen yükümlülüklere aykırı olarak, başka bir kimsenin sağlığının zarar görmesine elverişli bir şekilde gürültüye neden olan kişi, iki aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır”.
İş sağlığı ve güvenliği yönetmeliğine göre, herhangi bir işyerinde, fabrikada, inşaatta vb 80dB üstünde bir gürültü kaynağı varsa, işveren ve yöneticiler tüm çalışanlara koruyucu ekipman (kulaklık vb) vermek zorundadır, çalışanlar bu koruyucuları kullanmak zorundadır. Tersi durumda yetkili merkezi otorite ağır para cezaları uygular, tekrar durumunda işyerini kapatmak zorundadır.
Eğlence yerleri yönetmeliğine göre, özel mekanlar gürültüyü yalıtmak için özel teknik önlemler almak zorundadır. O eğlence mekânından yayılan gürültü seviyesi sürekli kontrol edilmek zorundadır. Çevredeki ev, hastane, konaklama tesisi ya da diğer mekanlarda bulunanlara rahatsızlık, çevreye zarar vermemek için gerekli önlemleri almak zorundadır. Tersi durumda işyerinin geçici ya da sürekli kapatılması dahil yaptırımlar merkezi ve yerel otoritenin görevi ve sorumluluğudur. Eğer bu yasal gerekler uygulanmıyorsa bunun arkasında sadece sorumsuzluk değil art niyet aramak kaçınılmaz olarak insanın aklına geliyor.
Anadolu'nun kadim esnaf kültürünün özünde "dayanışma" vardır. Çevredeki gürültü terörüne maruz kalan bir esnaf bu komşusu nedeniyle iş ve müşteri kaybına uğruyorsa, müşteriler masadan kalkıyorsa, otel müşterisi tesisi terk ediyorsa, evleri olanlar evlerini bırakıp kaçıyorlarsa, bunun adı haksız ve adil olmayan bir rekabettir, dahası o yörenin istilası ve işgalidir. Ne etiktir ne ahlakidir ne de o kazanç helâldir.
Çok merak ettiğim bir konudur, ses seviyesini arttırdıkça insanların daha çok yediği, içtiği, daha fazla tükettiği, daha fazla para harcadığına dair kanıtlanmış bir bilimsel, istatistik çalışma var mıdır? Benim bildiğim yok... O zaman müşteri kaybına, bir gelenin bir daha (Datça'ya bile) gelmemesine sebep olacak bir ısrarın nedeni ne olabilir? Sadece o gece daha fazla ciro yapma hırsından başka ince hesaplar geliyor insanın aklına, ister istemez. Bu soruya rasyonel bir açıklama bulamıyorum.
Bu durumdan kim kazanıyor acaba?.. Esnaf kaybediyor, Datça kaybediyor, gelen turist kaybediyor, yerel ve yerleşik halk Datça'nın nimetlerinden mahrum kalıyor. Yerel yönetim ve merkezi otorite, kolluk gücü halkın güvenini kaybediyor. Ortadaki bilanço, herkesin yaşananlara öfkesi ve nefreti, birbirine düşmanlık büyütmeye başlayan bir esnaf topluluğu, ki tehlikenin en büyüğü de bu olsa gerek.
Evet, bizim gibi Datça'nın yerleşik halkının tuzu kuru. 2-3 ay dişimizi sıkar evimizde otururuz. Kalan 9 ayda Datça'nın güzelliklerinden tat almaya devam ederiz. Elbette bize yazın Datça'yı zehreden mekanları da not ederiz, kapısından geçmeyiz.
Görünen o ki, Datça'nın sessiz çoğunluğunun tepkisizliği, merkezi otoritenin, kolluğun ve yerel yönetimin takipsizliği, gürültücü azınlığın pervasızlığını ve tacizkârlığını giderek arttırıyor. Biraz daha böyle gidersek, huzur ve sükuneti "salyangoz" ile simgelenen Datça'nın sembolünü "çakal" ile değiştirmek gerekecek... Umarım, dilerim herkes bir durup düşünür, kendini gözden geçirir de o günleri görmeyiz...
Yorumlar (0)