Ben, Datça'daki Bir Keçiboynuzu Ağacıyım
Ben Datça Yarımadası'nda, ağaçların en büyükleri arasında ilk üçe girebilirim. Koyu yeşil ve gösterişli yapraklarım sayesinde insanlar tarafından kolayca fark edilirim. Kısacası, birçok "en"i bir arada barındıran bir ağacım ben.
Bilir misiniz, meyvelerim Temmuz sonunda yeşilden siyaha döner. Yeşilken ekşi olan tadı, sonradan tatlılaşır. Keçi çobanları beni çok iyi tanır. Yeşil meyvelerimle taze sağılmış keçi sütünü pıhtılaştırırlar; Yaka Köyü'nde buna "gölemeç" derler. Çobanlar dağda keçilerini güderken, bir öğünlerini bu gölemeçle geçirirler.
Ekim sonu veya kasım başında sarı, hatta altın sarısı salkım şeklindeki çiçeklerimi açarım. Etrafa yaydığım mis gibi koku sayesinde arılar bana üşüşürler ve arıcılar sadece benim çiçeklerimden özel bal üretirler. Meyvelerimde bol miktarda şeker, mineral ve faydalı bileşenler depolarım. Çekirdeklerim ise hepsi birbirine benzeyen, kusursuz bir yapıya sahiptir. Bu nedenle antik dünyada, altın gibi değerli madenleri tartmak için benim çekirdeklerim kullanılırdı. Latince adım olan Carat, buradan gelmektedir.

Akdeniz'e özgü bir ağaç "keçiboynuzu ağacı" bol yapraklı, dalları gevrek hızlı büyüyen bir ağaç... Yemişleri Ağustosta kararır ve tatlıdır... Yemişlerinin çekirdekleri "carat" olarak tanınır ve antik dönemde değerli metallerin tartısında kullanılırdı...
Doğadaki her bitkinin bir adı ve soyadı olduğu gibi, benim de adım Ceratonia, soyadım ise Siliqua'dır. Baklagiller familyasına aitim. Antik dünyada, benim bir çekirdeğimin ağırlığı altına eş değer kabul edilirdi. Bu yüzden, zeytin ağacı gibi binlerce yıldır bu topraklarda var oldum ve insanlara kışın tüketmeleri için meyveler verdim. İnsanlar bu meyveleri torbalarda saklar ve kış boyunca değerlendirirlerdi. Bazıları ise taşla ezdiği meyvelerimi bir gece suyun içinde bekletir, ertesi gün bu karışımı kaynatır, süzüp güneşte birkaç gün bekletir ve pekmezimi yapardı. Geçen yıla kadar Yazıköy'den bir nine, annesinden ve ninesinden öğrendiği bu yöntemle pekmezimi yapıyordu.
Günümüzde insanlar bu tür zahmetlere girmiyorlar. Pekmezimin endüstriyel üretimi başladı. Fabrikalarda el değmeden üretilip, marka basılarak marketlerde ve hatta bazı eczanelerde satılıyor. Oysa değerim buralarda pek bilinmese de, dünyada çoktan anlaşılmış durumda. Geçmiş yıllarda Fransa’da yapılan analizlerle, benden kozmetikten yem sanayisine, oradan gıda sektörüne kadar onlarca çeşit ürün elde edildi.
Beyaz şekerin buralara gelmediği zamanlarda insanlar şeker ihtiyacını benim pekmezimle karşılarlardı. Şimdi ise şeker pancarından, hatta genetiğiyle oynanmış mısırdan elde edilen şekerler dünya için büyük bir tehdit oluşturuyor. Bu tür şekerleri üreten dev şirketler, her yeri örümcek ağı gibi sarmış durumda. Türkiye'de cumhuriyetle kurulan şeker fabrikaları bir bir satıldı, yerlerine dev alışveriş merkezleri açıldı. Şeker pancarı üreten çiftçiler ise yabancı tekellerin insafına terk edildi.
Başıma Bir Cellat Dikmişlerdi
Bundan kırk yıl kadar önce ne oldu biliyor musunuz? Cumalı köyünden bir adam eline baltayı ve testereyi alıp canıma tak etti. Betçe yöresinde binlerce olan sayımdan, yüzlü rakamlara indirgedi beni. Adamı suçlamıyorum, o ekmek parası için bu işi yapıyordu. Asıl suç, beni sahiplenen kişilerdeydi. Güya ben gelir getiren bir ağaç değilmişim. Oysa ben sizin tarlalarınızı işgal etmem; dere kenarlarında, tepelerde yaşarım. Yer seçmem.
İnsanlar pekmez yapmaya bile üşenir hale gelince, yıllarca meyvelerim para etmedi. Yöre insanı beni silkmeye bile tenezzül etmedi. Oysa ben onlara zamanında, "Bir gün gelecek, çok pişman olacaksınız" diye fısıldamıştım. Sizlerden hiç su istemedim, özel bakım beklemedim. Çapalanmak, budanmak istemem. Sadece elinize bir sırık alıp hafifçe dokunmanız yeterdi; ben de meyvelerimi bırakıverirdim. Ama ne yazık ki değerimi bilemediler.
Şimdi ne oldu? İnsanlar kendilerini sorgulamaya başladılar: "Ne yaptık biz? Neden kestik?" diyorlar. Oysa benim, özellikle yaz aylarında, gölgem bile çok değerliydi. Bakın, yöremizdeki çaylar, dereler akmaz oldu. Su kaynakları bir bir kurudu. Birkaç pınar ya da kaynak varsa da, onlar da bazı yıllar kuruyup tekrar akıyor. Onlar da "Aklınızı başınıza alın, felaket kapıda" diye uyarıyor ama insanoğlu hâlâ duyarsız. Tüketim hastalığı almış başını gidiyor.
Beni kesip yaktınız. Bir kış günü gövdemi ve dallarımı sobalara, ocaklara attınız ve geriye sadece külüm kaldı. Ben binlerce yıl öncesinden geliyorum. İki dakikalık bir ateşte küle dönüştürülmek ne kadar büyük bir bilgisizlik! İnsanoğlu dünyada yokken bile ben vardım. Akdeniz'in o güzelim kıvrımlı koylarını süsledim. Yabancı biri gelse, beni görür, gözleri kamaşır ve "Bu ağaç ne ağacı?" diye sorar.
Geçmişte şekeri temin eden incir ve ben vardık. Asma ise genellikle şarap için kullanılırdı. Burada bana "harıp" ya da "harup" derler. Başka yerlerde ise "harnup" dendiğini duydum. Akdeniz'in sembol hayvanı keçi olunca, onun boynuzlarının şeklini bana yakıştırmışlar. Aslında benim görkemli duruşumu başka ağaçlarda göremezsiniz. Belki meşe palamudu bana benzer. Yıllarca palamut kardeşlerimle bir arada yaşadık. Kumyerli Ali Gümüş'ün anlattığına göre, eskiden Palamutbükü adı verilen bu koyda, palamuttan yere iğne atsanız düşmezdi. Aynı zamanda koyun kenarları yüzlerce keçiboynuzu ağacıyla kaplıydı.
Evet, o yıllarda insanlar bana muhtaçtı. Şimdilerde ise beni arayıp soran yok. Plastik şemsiyeleri var, bu yüzden gölgeme de gelmiyorlar. Arabalarını gölgeme park edip şöyle bir bakmıyorlar bile. Onlar için önemli olan, arabalarına sağladığım kara gölge. Özellikle denize yakınsam hiçbir değerim yokmuş gibi davranıyorlar.
Şimdiden sizlere elveda...
Yorumlar (2)
Bünyamin Sönmez
1 ay önce / 02.01.2026Sahidende Harıp ve Palamut ağaçları sadece odun niyetine cahilce kesilmişlerdir. Birkaç odun tüccarı kesip sattılar. Datça'nın toprakları, bazı değerleri vahşi yapılaşmaya kurban gitmiştir. Ama ne acıdır ki PALAMUT VE HARIP kendi köylülülerimiz tarafından yakacak olarak kesildiler.
Beğendim 0 | Beğenmedim 0 | Cevapla
İzzet Berktaş
1 ay önce / 30.12.2025Hasan Bey, yazınız Datça’nın keçiboynuzu ağacı üzerinden hem doğanın derinliğine hem de geçmişle bugün arasındaki değerin nasıl değiştiğine dair etkileyici ve düşündürücü bir bakış sunuyor; Ayrıca yöresel kültürü hem çevresel farkındalığı hissettiriyor. Bu güzel yazınız için çok teşekkür ederim.
Beğendim 0 | Beğenmedim 0 | Cevapla