Günlerden 13 Kasım 2025, Saat 10.30; ben de oturmuşum denizin kenarına. Denizin hışırtısı geliyor kulaklarıma. Önce oturduğum yerden sağa ve sola göz gezdiriyorum, biraz da keyfimi sürüyorum tek başıma olmanın. O kocaman sahil bomboş. Sadece ben ve birkaç martı var. Yaz bitti. Oysa o yaz günleri neydi öyle! Üç beş günlüğüne epeyce bedel ödeyerek gelen tatilciler, yanma pahasına da olsa tatilin keyfini çıkarmaya çalışıyorlardı. Şu an ise derin bir sessizlik var ortada. Bütün insanlar yuvasına döndü. Oysa yaz güneşi ve deniz, ne kadar çok insanı davet etmiş bu sahile. Her yer insan ve özellikle de araba kaynıyordu. Çevrede yaşayan sakinler ise hep bu durumdan şikâyetçi oluyordu. Şimdilerde şikâyet yapılacak ne insan kaldı, ne de araba. Bütün bunların sonucunda işletmeler de kapandı. Her noktada bir sessizlik hâkim. Sadece ortalıkta bol miktarda kedi ve köpekler kaldı. Sadece onlar dolaşıyor bomboş sokaklarda. Bazı duyarlı kardeşlerim de oldukça hassas davranıp onlara hazır yem veriyorlar. Geçmiş günlerde çöp bidonlarını bol bol karıştıran bu hayvanlar, bu günlerde aç kalma tehlikesi yaşıyorlar. Sokaklarda dolaşan dostlarımızın tamamı evcil ve zararsız. Köpeklerin içinde oldukça irileri de var. Köpek korkusu olanlar da bir türlü atamıyorlar bu korkuyu. Genelde tatile gelen tatilcilerin getirip bıraktığı köpekler bunlar. Eğitimli, uysal ve de sevecenler. Dönüşte ne yazık ki terk edip bırakıp gidiyorlar.
Kasım ayı ile beraber, denizden gelen ve oldukça da iri dalgalar bir şeylerin değişmekte olduğunu bizlere haber veriyor. Bu ara herkesin dört gözle beklediği yağmur, nedense bu sene bir türlü gelmedi henüz. Genelde yaşlılar, kahve köşelerinde bir araya geldiklerinde, ilk söyledikleri söz "Hava bozar mı?" oluyor. Hava raporu okuyan spiker, havanın lodosa döneceğini söylediğinde, herkeste başlıyor bir beklenti. Lodos deyince hemen aklıma kabaran bir deniz ve turkuaz mavisine bürünen bir kıyı şeridi geliyor. Bu durumda yağmur da adeta "Geliyorum!.." diyor.

Palamutbükünde dalgalar kıyıları dövüyor...
Ben sahil kıyısında bu derin düşüncelere dalmışken, birden sağımdan dev bir yolcu gemisi göründü. Bütün yaz günleri sabah akşam günde en az iki sefer yapan bu yolcu gemisi, adalar arasında yolcu taşıyor. Yunan bandıralı yolcu taşıyan bu gemi, bazen de nispet edercesine dibimizden geçiyor. Ben de o anda neden bizim böyle bir gemimiz yok diye hayıflanıyorum. Gerçekten bütün yaz boyunca yalnızca gezi tekneleri dışında bizde böyle bir yolcu gemisi çalışmıyor. 1940'lı yıllarda böyle bir gemi, Datça Limanına on beş günde bir uğrarmış. Gemi, Trabzon Hopa Limanından kalkıp İstanbul’a, oradan da İskenderun’a kadar gidermiş. Aynı limandan dönen gemi tekrar İstanbul’a, oradan da Hopa’ya dönermiş. Bu sebeple Datça halkı, İzmir’e bu gemi ile gider, aynı gemi ile dönüş yaparlarmış. O yıllarda bu gemi, özellikle yöre insanının çok işine yaramış. Tüccarlar, İzmir’den topladığı malları bu gemiye yüklermiş. Hatta o yıllarda bu malların taşınmasını organize eden özel kişiler bile varmış. Sonraları bu gemi seferleri kaldırılmış.
Günümüzden en az seksen yıl önce gerçekleşen bu gemi seferleri, nüfus arttıkça sefer sayısının arttırılması gerekirken tam tersi kaldırılmış. Tabi Türkiye’de mevcut hükümetlerin politikaları ile de ilgili bu durum. Kara yolu taşımacılığı tercih edilip, toplu taşımacılık ise göz ardı edilmiş. Demek ki denizden bir beklenti gibi bir sorunumuz da yokmuş bizim. Turizm derseniz, o da buralarda yeni… Bizim sade insanımız yeni yeni bir şeyler yapmak gayreti içinde. Apartlar, pansiyonlar artık bolca bulunuyor buralarda. Apart sahipleri, müşterileri için denizin sahilini kiralıyorlar. Kiralanan yerlere de şezlonglar koyuyorlar. Bu durum zaman zaman problem yaratıyor. O da şöyle: Halk, "Nerede denize gireceğiz?" diye serzenişte bulunuyor. Gerçekten halkın denize gireceği alan kalmıyor. Tüm Datça için de bu durum sorun oluyor.
Palamutbükü, denizi ile anılıyor artık ve gerçekten son yıllarda çok meşhur oldu. Uzun bir sahili ile her geleni çok hayran bırakıyor. Yaz aylarında da genelde karadan esen kuzey rüzgârları sayesinde deniz, girilmeye çok müsait oluyor. Dalga falan görülmez bu yüzden. Sahilimize, komşu koylarımızla iç içe girmiş çam ağaçları ile birlikte yeşil ve mavi iç içe. Bu güzellik bazı insanlara bedava tatil olanağı da sundu. Bunun sonucu da buralarda ilginç bir durum gelişti. Arabası ile gelen orta halli kesimler, tatilini bedava yapma gayreti içinde oluyorlar. Özellikle Palamut Bükü doğu tarafları ve Gerence, çadırdan geçilmiyor. Bu yörede alt yapı yok, tuvalet yok. İnsanlar, arabalarının içinde uyuyorlar. Bazıları da çadır kuruyor ve sahilde müthiş bir kirlenmeye sebep oluyorlar. Etraf çadırdan geçilmiyor.
İşte bütün bu olumsuz durumlara rağmen, bizler hazır bulduğumuz bu Allah vergisi güzelliklere karşın, kendimizden bir artı katkı yapmadan, öylesine tek yönlü kullanıp ilişkimizi sürdürüp gidiyoruz. Denizden hep alıyoruz ama hiç bir şey vermiyoruz. Gerçekten mevcut hükümetler de buradaki turizm olgusunun getirisini düşünmek durumunda değiller. Devletten ne alt yapı hizmeti var, ne de üst yapı girişimi asla yok. Bir sürü sızdırmalı fosseptik çukurları ile yükleniyoruz o güzelim denize. Bazı yerlerde sahilin taşları yeşerdi.
Bizler bu koskoca denizi ve ekosistemini de hazır olarak bulduk. Bu güzelim deniz ve ekosistem ne yazık ki üç kuruşluk kazanç uğruna bir daha eski güzelliğine dönmemek üzere yok olup gidiyor. Bu arada geçen ay yani ekim ayı içinde kalabalık bir misafir grubum geldi Datça’ya. Datça’dan sonra da bir Palamut Bükü ziyareti için beni aradılar. Sahilde bir lokantada oturmak istiyorlardı. Dışarıdan gelen bu grubun büyük kısmı bu sahile ilk defa geliyordu. On sekiz kişilik bir masa hazırlandı sahilde. Yemek yiyecekler. Hemen garson çağırdılar. En başta salatalar istendi; onun yanına mezeler de rica edildi. Bu istemde bir problem yok. Elbette meze deyince biraz da yerli meze aradılar. Balık konusuna geldiğimizde de garson kardeşim, balıklarımız bizim haftalıktır deyince ortam buz kesildi. Derin bir suskunluk ve şaşkınlık yaşandı. Grup içindeki lider olan abim, ani bir refleks ile kimseyi de kırmadan, "Arkadaşlar, saat 19.00'da konserimize yetişemeyiz, yemek işini Datça’ya bırakalım," diyerek ustaca bir manevra gösterdi. Gruptakiler aniden özür dileyerek yerlerinden kalktılar. İçtikleri su ve çayların parasını ödeyip vedalaştılar. Ben de dostlarımı gönderdim.
Yıllar önce ben de bu hizmet sektörünü on iki yıl gibi uzun süre yapmıştım. Bizim memlekette insanlar dağa geliyordu. Yeme içme sektörü adına dağlarda restoranlar açılmıştı. Müşteri öncelikle Tire, sonraları da özellikle hafta sonları İzmir ve civar illerden geliyordu. Sonuçta Tire, dağdaki restoranları ile ünlendi. Bu zor koşullarda müşteriyi dağa çekmek elbette çok zordu. Onlara hizmet etmek, lezzet anlamında çok titiz davranmak gerektiğini, şartlar öğretiyor insana. Burada ise dibinde deniz ve tertemiz bir doğa harikası var. Bu denizi hazır bulan kardeşlerim de maalesef biraz doğayı korumayı öğrenmemişler. Lütfen kardeşlerim, denizi daha ne zamana kadar satacaksınız? Üstelik onu bol bol ve hor kullanıyoruz. Bir de müşteri buraya gelmeye mecbur gibi görüp, hizmet anlamında hiç bir şey yapmıyorsanız, sizler kendi bindiğiniz dalı kendiniz kesiyorsunuz demektir bu.
Günümüzde artık belirli kesimler refahtan pay aldıkça yeni yerler arıyorlar ve ayrıca bu yerlerden hizmet görmek istiyorlar. Aslında bu çok doğal bir durum... Yani burada her işletme sahibi kardeşim devamlı kendilerini sorgulamalı ve de rekabetçi bir anlayış içinde daha iyiye yönelmek zorunda olmalılar. Datça gibi biraz da rahatına düşkün kardeşlerim için ısrarla söylediğim şudur: “Sevgili kardeşim, lütfen rahatını biraz boz. Hizmet anlamında daha iyiye doğru yürü. Sevgili kardeşim, yakında burada bir değişim ve dönüşümü hep beraber göreceğiz. Burada artan ranta göz dikenler olacak ve sizin elinizden bu işletmeleri bir bir almaya çalışacaklar. Bu durum daha yakın zamanda Marmaris ve Bodrum’da yaşandı, şimdi sıranın buraya gelmesi muhtemel. Bu deniz ve bu bakirlik, büyük sermayenin iştahını kabartacak. Bir gün gelecek, bu sahillere bir yerli olarak giremeyeceğiz.”
Sahilde tek başına olmak ne kadar da güzel... Özgürlük ve sessizlik… Denizin biraz kabaran sesi kulaklara hoş geliyor. Sahilin doğusu, Kum Burnu ve de Gerence başlangıcı olan kara kayalıklar ve sonrasında da Gerence… Yeri gelmişken şu Gerence ne demek, ona bakalım. Buralarda eskiden evlerin damlarını geren toprak ile kapatırlarmış. Düşünün bir kere, evlerin üzerini örten ve o evdeki insanları koruyan bir örtü bu. Yani “geren” sözcüğü buralarda bazı durumlarda çok kullanılan bir sözcük… Suyun yavanlığından tutun da bademin acılığını anlatmada kullanılır. İşte burada damları örten özel bir toprağa da “geren” diyoruz. Geren toprak, yani killi toprak, hem yağlı hem de sıktır. Özellikle Yaka çevresinde üç bölgede bolca bulunuyor. Yaka köyün üstünde, dağ dibindeki Arap Kuyusu civarı ve doğuda da Kızıl Kuyu bölgesinde bolca bulunur. Ayrıca Yaka köyün doğusunda, Çölmekçi denilen mevkide de bu toprak var. Bu yönüyle geren çok önemli bir toprak... Her sene köylerde dam başlarına ilave yapılarak damların akması önleniyor.
Şimdide gelelim Gerence’ye… Bu küçücük koyda bir su kaynağı var. Bu sızıntı su dağdan geliyor. Buranın diline göre biraz geren su. Yani su oldukça yavan, zora kalmadıkça içilmeyen bir su ama köyümüzün insanları burada hem hayvanlarını yıkarlar hem de bu geren su ile durularlarmış. Bir de bazen hayvanlar bu sudan içerlermiş. Gördüğünüz gibi, burada dağdan sızan gelen suyun özelliğinden dolayı bu koya “Gerence” adı verilmiş. Oysa Mesudiye Kargılıbük bitişiğindeki Gerence koyunun ismi de bu kez oradaki geren topraktan ileri geliyormuş. Son yıllarda bir tutturdular “Akvaryum” diye… Bizim güzelim koyumuz adı “Akvaryum” olarak kalacak. Oysa Akvaryum, dört cam arasına sıkıştırılmış bir minyatür ortam ve bir balıktan ibaret. Bu güzelim koyu akvaryuma benzetmek biraz da cahillik olarak görüyorum. Gerence, binlerce yıllık bir evrimin ürünü bir ekosistem... Oysa akvaryum, insan eliyle yapılmış, yine insana muhtaç bir suni mekân... Aslında bu iki sözcük arasında hiçbir benzerlik yok. Elma ile armut örneğini versek bile bu ikili arasında meyve olmaları dışında kısmen de olsa benzerlik var ama Gerence’yi, Akvaryum'a benzetmek çok ayrı şeyler.
Gerence’nin ötesinde Akçabük var. Çam ağaçlarının yoğun olduğu bölge... Yaz sonu yağmurları ile birlikte kasım ayına gelindiğinde, bu bölgede Anemon dediğimiz bir çeşit lalelerin rengârenk açtıklarına şahit olurduk. Anemonlar, koyu mordan beyaza kadar her tondan renkleri ile insanı kendilerine çekerdi. Ne yazık ki bu günlerde orası kamping oldu ve yerler dönerlerle kazındı. Artık Akçabük telle çevrildi ve girmek yasak oldu.
Bakın, bir de karşıda adamız var. Palamutbükü Adası olarak biliriz bu adayı. Bazıları da “Baba Adası” diyor. Yıllar önce köyden bazı insanlar oraya keçi bırakmışlar. Yıllar geçtikçe orada keçiler üredi ve çoğaldı. Zaman zaman su götürüldü ama sonraları vazgeçildi. Ada, şu anda ekilmez, biçilmez. Bir zamanlar tavşan yuvası olan bu adaya sonradan gelen kargalar, kökünü kuruttu tavşanların. Ada, bizim Palamutbükü’nün maskotu gibi... Özellikle gençler, yüzerek adaya gitmeyi çok seviyorlar. Adanın doğu tarafında bir batık var. Savana adlı bir gemi batmış yıllar önce. Bu tür batıklar balık yuvaları oluyor. Hatta Savana batığının direğini çıkarmışlar ve o direği yıllarca bayrak direği olarak kullanmışlar Cumalı köylüler.
Şimdi de başımı sağa çevirdim. Tam gözümün önüne Gurma Dağ’ı geliyor. Orası, sahilin bittiği nokta... Uluçay, bu dağın dibinden denize dökülüyor. Yıllar önce bu sahile bir liman yapılma fikri ortaya atıldığında, rahmetli Yaka muhtarı Sadık Yeşilgökçen bu limanın Akçabük tarafına kurulmasını istiyordu. Ama ömrü yetmedi. Bir trafik kazası onu aramızdan aldı, götürdü. Onun erken ölümünden sonra liman; Gurma Dağı’nın dibine, Uluçay'ın ağzına kuruldu. Bu kez de deniz, Uluçay'ın getirdiği ne varsa bu taraftaki sahile attı. Sonuçta kum olan bizim sahil, çakıl taşları ile doldu. Uluçay'ın ağzına liman kurmanın ne kadar doğru, ne kadar yanlış olduğunu yaşadığımız ve daha yaşayacağımız günler gösterecek. Kış ayları artık gelmişken, bendeniz deniz kenarında bu düşüncelere dalmışım, oysa yaz çoktan bitti. Misafirler artık döndüler yuvalarına. Bizler ise üç beş emekli özlemini çektiğimiz tatil kasabasının küçük koridorlarında sessiz ve sakin bir yaşamı sürdürmeye devam ediyoruz.
Yorumlar (3)
Yakup Çöpoğlu
2 ay önce / 22.11.2025Hasan hocam baştan sona zevkle okudum. Gördüğüm yerler ve özellikleri gözümde canlandı. Cambazlı dağ restorantı tanıtan Hasan hoca o bölgeyi de canlandırır. Hala Palamut bükü burnumda tütüyor. Selamlar. Sağlık sıhhatler.
Beğendim 0 | Beğenmedim 0 | Cevapla
Halil Güney
2 ay önce / 22.11.2025Emeğinize ve yüreğinize sağlık…
Beğendim 0 | Beğenmedim 0 | Cevapla
Mehmet Çuhadar
2 ay önce / 22.11.2025tşk
Beğendim 0 | Beğenmedim 0 | Cevapla