Devrimin Sonbaharı

1970 lerin ikinci yarısındaki Türkiye’deki geleneksel sol partilerinin ve devrimci demokrat hareketlerin dünyadaki gelişmelerle ilişkileri ve bu gelişmeleri nasıl anlamlandırdıkları başlı başına ayrı bir yazının konusudur. Ancak geçerken 1 Mayıs 1977 deki katliamın solun geneli için ne kadar büyük bir travma yarattığı ve genel bir düşüşü başlattığını hatırlamakta yarar vardır.

Devrimin Sonbaharı

1977 sonbaharında, Batı Almanya’nın büyük kentleri II. dünya savaşından beri görmediği bir abluka altına alınmıştı. Caddelerde polis panzerleri ve tanklar konuşlanıyor, en işlek yerlerde trafiği kilitleme pahasına kimlik kontrolleri yapılıyor, arabalara “Ben RAF üyesi değilim” yazan çıkartmalar yapıştırılıyor, istihbarat raporlarında otuz yaşın altındaki her dört Almandan birinin kendini RAF sempatizanı saydığı yazılıyordu. Ekim ayında RAF(Rote Armee Fraktion) militanları içeride hapisteki birinci kuşak önderleri ile takas edebilmek için, Alman İşverenler Birliği Başkanı Hanns Martin Schleyer’i kaçırmıştı. Onlara destek vermek isteyen Filistinli bir grup,da Lufthansa'nın bir uçağını kaçırmış ancak Mogadişu’da Alman özel birlikleri uçağa baskın yapmış rehineleri kurtarmıştı. RAF bunun üzerine elindeki rehine Schleyer’i öldürmüş cesedini yeşil bir Audi otomobilin bagajına koyup teslim etmişti. Refah devletinin ikonu olan bütün büyük batı kentlerde fırtınalı başlayan 70’ler sonuna yaklaştığında bir felaket görünümüne bürünmüştü.

1960’ların sonunda yirmili yaşlarına basan gençler ülkelerinin nazilerden söylendiği kadar temizlenmediğini fark ettiler. Ebeveynlerinden devlet bürokrasisine kadar her yerde, sokağa çıktıkları her anda önlerine dikilen polis devleti uygulamalarında Nazizmin izlerini gördüler. Ülkelerinin Vietnam’ı cehennem çeviren ABD’nin, butik bir uygudusu olduğunu fark ettiler. Geleneksel solun, sisteme muhalefetini pasifist, örgütlerini hiyerarşik ve bürokratik, devrim stratejilerini ise Sisifos eylemi gibi yorucu ve sonuçsuz buluyorlardı. Gerçekten de otuz yaşın altındaki nüfusta önemli bir yeküne denk geliyor ve polis raporlarına göre de terör örgütlerinin Sempatizan Bataklığını teşkil ediyorlardı. Kendilerine gündelik ingilizceden kotardıkları pratik kelime ile Scene (ortam, sahne) diyorlardı. İç haberleşmelerin çoğunlukla hızla kotarılmış özensiz baskılara sahip fanzinler (FANatic ve magaZINE) aracılığı ile sağlıyorlardı. Geleneksel solun en ağır ithamlarından biri olan spontane olma durumunu kabullenip kendilerini Spontiler diye adlandırdılar.

Dönemin en ünlü fanzinlerinden biri yasal sorumlusunun Daniel Cohn-Bendit olduğu Pflasterstrand’da (Kaldırım Taşlarının Altındaki Plaj) çıkan bir yazıda bataklık imgesini de sahiplenen bir yazı şöyle diyordu: “Rizom [Gilles Deleuze’nin kavramı] botanik açıdan bir bataklık bitkisidir, muhtelif dallarını ve ağlarını çamurun içine uzatır. Yani devlet bataklıktan söz edince, onu duvarları arasından uzanan bütün alternatif girişimleri kast ediyor ister kadınlar olsun, ister çocuklar, yaşlılar, eşcinseller, erkek grupları, dağınık solcular, sinemacılar ve bölgeciler” (1 Pflasterstrand 19, 1977). Burada parantez içinde zikredilen gruplar, sonraki yıllarda karşımıza defalarca çıkan, envai çeşit tek başlarına kümelerin en erken dile getirilişlerinden biri olarak sayılabilir. Bu gruplar tek başlarına çoğunluğu teşkil etmiyorlardı ama toplamda toplumun çoğunluğuna tekabül ediyorlardı.

Umut Felsefesinin Ölümü
Philipp Sarasin 1977, Bugünün Bir Kısa Tarihi adlı bilgece kitabında, Umut Felsefesi adlı eserin ünlü yazarı Ernst Bloch’un Ağustos 1977 deki ölümü ile Alman Sonbaharı arasında
metaforik bir bağlantı kurar. 1885’te doğan Yahudi Filozof ömrü boyunca mülteci olarak yaşamıştır. 1917 yılında bir savaş karşıtı olduğu için Bern’e iltica eden Bloch, Naziler tarafından vatandaşlıktan çıkarıldıktan sonra Viyana ve Prag’a sığındı. 1938 yılında Amerika’ya iltica etti, 1949 yılında sonradan Demokratik Alman Cumhuriyetine (DAC) dönüşecek Sovyet işgal bölgesine taşındı. 1961 yılında duvarın inşasından kısa bir süre önce batıya çıktığı gezinden DAC topraklarına geri dönmedi. Batı Almanya’da misafir profesörlük önerildi ve 76 yaşında bu görevi kabul etti. “Henüz varolmayanın ontolojisini” kurmaya çalışan Bloch döneminde Devrimin Felsefecisi ve Umudun Felsefecisi olarak anıldı.
“Ernst Bloch devrimi hiçbir felsefecinin beklemediği gibi bekliyor onu zaruri sayıyordu. Öldüğünde Il Manifesto gazetesi, “bütün Yeni Sol’un tanıdığı az sayıdaki otoriteden biriydi”
dedi. Mezarı başında yaptığı ateşli konuşmada Rudi Dutschke, “tümüyle Yeni Sol’un, Ernst Bloch'un büyük hayatının ve düşüncesinin hikayesinden ayrı tutulamayacağından”
bahsetmişti.
Geleneksel solun düşünme kalıplarının birçok kesime giderek daha uzak gelmesi, sokak savaşçılarının, (“We want the world and we want it … Now / Now? / Now!) “Her şeyi
istiyoruz, Dünyayı istiyoruz ve ŞİMDİ istiyoruz” diye haykırdığı, feminist eleştirinin bütün erkeklik durumlarını sorguladığı bir momentte, “Batı Avrupa’nın komünist partilerinin ünlü
temsilcileri devrimci kanaatleri yerine hukuk devletine ve parlamenter demokrasiye insancı koyuyorlardı. Kısacısı, sol deri değiştiriyor, Ernst Bloch’un son ana dek hayalini modern
devrim sararıp soluyor ve yerleşik söylemlerin kıyılarından kahkahalar yükseliyordu” 3
Yaprak Dökümü
Schleyer’in kaçırılmasından yaklaşık altı ay sonra, İtalyan Komünist Partisi ile Hristiyan Demokrat Parti arasında kurulmaya çalışılan ve “Tarihsel Uzlaşma” adı verilen koalisyonun
mimarlarından biri olan Aldo Moro, İtalyan devrimci örgüt Kızıl Tugaylar tarafından kaçırıldı ve korumaları öldürüldü. Bütün dünyanın naklen izlediği elli beş uzun gün sonrasında örgüt Moro’yu infaz etti. Avrupa’nın birçok ülkesinde faaliyet gösteren kendilerine şehir gerillası adı veren bu örgütler dünya çapından emperyalizme karşı verilen savaşın cephelerinden birer savaşçısı olduklarını düşünüyorlardı. Marksist/Leninist kökene sahip olanlar eylemlerini emperyalizm çağında kapitalizmin çürüdüğü ve dolayısı ile devrimin her zaman güncel olduğu öncü silahlı gerilla mücadelesinin bu duruma yönelik tek eylem yöntemi olduğu tezine (2 Philipp Sarasin, 1977, İletişim Yayınları.3 agy., 45) dayanıyorlardı. Yeni Sol söyleme daha yakın olanlar ise silahlı doğrudan eylemin uluslararası emperyalizm karşıtı savaşın yegane yolu olarak görüyor, eylemin kendisini bizatihi devrimin yerine geçiren karmaşık bir söylemsel zemin kuruyorlardı. Her iki durumda da, devrimin yerleşik mülkiyet ve tahakküm ilişkilerini dönüştüren, toplumsal, siyasal ve ekonomik alanda iktidarın yapısının parçalayan ve kitlelerin kendi kaderlerini tayin etmek için eyleme geçtiği olağanüstü bir an olma niteliğini öne çıkaran klasik devrim teorisinin uzağına düşülüyordu.

Yaşam Tarzı Devrimi
Almanya örneğine dönersek, yetmişli yılların ikinci yarısı hapisteki yoldaşları kurtarma ve dayanışma yılları olarak geçtiği için Scene’nin çok sesli yapısı içerisinde RAF’a dair
yaklaşımda ikircikli bir yaklaşımın olduğunu ileri sürebiliriz. Şiddet eylemleri “solun savunduğu ideallere de zarar veriyor” tarzı taktik itirazlar dile getirilirse bile çoğu kez
eylemlerin hedefi olan insanlara karşı nefret gizlenmiyordu. Ancak Schleyer’in kaçırılması ve infaz edilmesi ile bütün çevre içerisinde RAF’ın eylem tarzının ve yöntemlerinin
tartışılması daha yüksek sesle yapılmaya başlandı. Sponti Joschka Fischer (daha sonra Almanya dışişleri bakanı olacaktı) Autonomie’deki makalesinde büyük harflerle “Devrimci
hareket olarak içerik bakımından battıkça, o kadar fazla militan şiddet tribine girdik” diyordu.
Kızıl Ekim’den Küba devrimine kadar bütün devrimlerin şiddet cinneti ile çöktüğünü iddia ediyordu. Ancak görüş ayrılıkları sadece şiddet üzerine yoğunlaşan “taktiksel” tartışmalardan ibaret değildi. Özel yaşam ile siyasal yaşam arasında daha doğrudan bir bağlantı kuran, erkek egemenlikten başlayarak gündelik dilde her türlü tahakkümü deşifre eden, alternatif bir gündelik hayat kurmaya çalışan geniş bir çevre herşeyi devrim sonrası bir cennete erteleyen geleneksel sol söylemle arasına mesafe koymaya başlıyordu. Alternatif ve devrim şimdiden ve buradan başlıyordu. Bu arada nükleer silahlanma karşıtı barış hareketi, nükleer enerji karşıtlığını da içerecek şekilde genişliyor, ekolojik yıkıma dikkat çeken kampanyalar giderek daha fazla politik söyleme dahil ediliyordu. İnsan hakları çerçevesinde gelişen hakkı ihlal edilen kurbanlarla dayanışma girişimleri bütün dünyaya yayılıyordu. 1977 yılında başkan seçilen Jimmy Carter insan haklarını ABD dış politikasının en önemli bileşeni haline getirdiğini iddia ederken bu eğilimi kabullenip dünya çapında ivmelenmesine de yardımcı oluyordu.
Bu dönemde yavaş yavaş gelişen bir eğilim de, sistem karşıtı/reformist/devrimci/muhalif hareketlere katılan bireylerin kendi eylemlerini anlandırmalarındaki değişiklikti. Geleneksel
sempatizan/militan tipolojisi kendini bir büyük davanın taraftarı ya da adanmış destekçisi olarak görürken, yeni ortaya çıkan bir kavram olarak aktivist, idealist bireyin eylemlerini,
mücadelesini, ahlaki değerlerini ve deneyimlerini merkeze alıyordu. Aktivistin düzeni değiştirmek isteyen bir devrimci olmasında bir sorun yoktu, ancak bu tarz bir kampanyaya
katılmak için ön şart olarak kabul edilemezdi.
Bütün bu eğilimler arasında, kurumsal Avrupa’daki kurumsal sol muhalefetin kalesi olan Komünist/sosyalist partilerin farklı yönelimler ortaya çıkıyordu. Eurocommunism, devrim
beklentisine dayalı siyasetin yerine parlamenter siyaseti öne çıkaran bir konum belirliyordu. 1970 lerin ikinci yarısındaki Türkiye’deki geleneksel sol partilerinin ve devrimci demokrat hareketlerin dünyadaki gelişmelerle ilişkileri ve bu gelişmeleri nasıl anlamlandırdıkları başlı başına ayrı bir yazının konusudur. Ancak geçerken 1 Mayıs 1977 deki katliamın solun geneli için ne kadar büyük bir travma yarattığı ve genel bir düşüşü başlattığını hatırlamakta yarar vardır.
Bütün parametreler 1970 lerin ikinci yarısında Devrimin Sonbaharının yaşandığını gösteriyordu. Ancak şimdilerde yaşadığımız kara kıştan farklı olarak söz konusu sonbaharda
ümitler hala tazeydi ve eski yol ve yöntemleri eleştiren bir çok insan dönüşüm fikrini prangalarından kurtardıklarına yeni bir yol keşfettiklerine samimiyetle inanıyordu. Bu inancın
ne kadar karşılık bulduğunu sonraki yazılarda tartışma umuduyla. 

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış