Migros Grevinden Çıkarılacak Dersler
Türkiye’nin en büyük perakende zincirlerinden biri olan Migros’un depolarında sefalet ücretlerine karşı gerçekleşen grev, son yıllarda emek hareketinin nabzını tutan bir olay olarak hafızalarımıza kazındı. 2026 Ocak ayında başlayan ve 23 gün süren bu eylem, yüzlerce işçinin düşük ücretler, güvencesiz çalışma koşulları ve sendikal haklar talebiyle iş bırakmasıyla gündeme oturdu. Ancak bu grev, sadece bir işyeri meselesi olmaktan öte, bize emek mücadelesinin temel dinamiklerini yeniden hatırlattı: Bir grev, asla izole bir eylem değildir; o, ancak toplumun damarlarında dolaşarak kolektif bir iradeye dönüşerek zafer kazanır. Migros işçilerinin direnişi, tarih boyunca başarılı olmuş nice grevin izini sürerek bize şu gerçeği fısıldadı: Emek, yalnız başına değil, halkın omuzlarında yükselir.
Peki, bu toplumsallaşma nasıl olur? Grev, onu destekleyenlerin pasif alkışlarıyla değil, aktif mücadeleleriyle büyür. Migros grevinde bunu gördük: Bir grup aydın, işçilere destek mesajlarıyla kamuoyunu aydınlattı; işçiler, minik mitingler düzenleyerek talepleri megafonlara taşıdı; hatta bazı sanatçılar, şarkılarıyla direnişe eşlik etti. Emekten yana halk, eyleme geçti. Hatırlayın, grev sırasında Migros mağazalarının içinde yapılan dayanışma eylemlerini. Orada, emekçilerin mücadelesini “beğeni”yle değil, somut adımlarla destekleyenler vardı. Bu desteğin direnişin başarısındaki tartışmasız yerini vurgulamakla birlikte, genel sınıf direnişinde eksik kalan maddi dayanışmayı da görmek gerek.
Boykot ile Büyüyen Direniş
Boykot, elbette bu mücadelenin en keskin kılıcıdır. Migros grevi sırasında #MigrosBoykot etiketiyle milyonlarca paylaşım yapıldı; alışveriş sepetleri boş kaldı, raflar tozlandı. Boykot, tüketiciyi bir özneye dönüştürdü; o, patronun cebine doğrudan dokundu. Ancak boykot tek başına yetmez –bu, grevin bize en acımasız hatırlatması. Neden mi? Çünkü kapitalizm, bir mağazanın satışlarını düşürse bile, zincirin diğer halkalarını devreye sokar. Migros’un arkasındaki dev holdingler alternatif tedarikçiler bulur; medya grevi “kaos” diye yaftalar. İşte burada grevin yayılması devreye girer: Eylemi bir ilçeden öteye, bir ilden ülkeye taşımak. Migros grevi tam da bunu denedi. İzmir’den başlayıp Adana’nın depolarına, Bursa’nın lojistik merkezlerine sıçradı. Hayal edin: Ülke çapında bir grev dalgası, fabrikalardan marketlere, oradan okullara yayılıyor. “Ülkeyi grev yerine çevirmek” ifadesi abartı değil; o, devrimci bir vizyon. Tarih bunu bilir: 1917 Rusya’sında Petrograd grevi, bir kıvılcımdan yangına dönüştü ve çarlığı devirdi. Migros’un dersi burada: Yerel bir eylem, toplumsal bir harekete evrilmedikçe patronun kalesi sarsılmaz. Boykot kapıyı aralar; ama yayılma ve aktif dayanışma kaleyi fetheder
Yüzünü Sınıfa Dönmek
Başta emekçi sınıflardan yana partiler, direnişi büyüttükleri oranda emekçilerin partisi olurlar. Başka türlü niyet beyanından öteye geçmez. Demokratik mücadelenin dinamikleri, demokratik kitle örgütleri, Kadın hareketleri, ekoloji mücadelesi veren inisiyatifler grev yeri ziyareti ya da sembolik açıklamalarla yetinmekle kalmamalı; sınıfın ruhunu hissetmeli, sesini ülkeye ve bu yolla dünyaya duyurmalıdır. Bütün varlığını bu yönde seferber etmelidir.
Sınıf direnişi her zaman Migros gibi doğrudan tüketiciye bağlı sektörlerde olmuyor. Dolayısıyla çok görünür olamayabiliyorlar bütün demokrasi güçlerinin görevi onları görünür kılmaktır. Kimi sektörler tüketiciyle doğrudan değil dolaylı ilişkide, kimisi ise ihracatçı konumda olabiliyor. Bu direnişlerle dayanışma içinde olmanın yolu yüzünü sınıfa dönmekten geçer. Bu sektörlerde bir taraftan, İtalya, İspanya ve Yunanistan liman işçilerinin İsrail’e giden savaş gemilerinin yüküne karşı grev gitmelerinde olduğu gibi enternasyonal dayanışmayı büyütmek çabalarını yükseltmek gerekir. Öte yandan dayanışma şenlikleri, kermes gibi kolektif etkinliklerden elde edilen geliri grevdeki işçilere aktaracak mekanizmalar yaratmak gerekir. Maddi yardım, grevci işçilerin en sadık yoldaşıdır. Direniş günlerinde her yerleşkede dayanışma noktaları oluşturulmalı, bağış kampanyaları işçilerin sofrasını kurmalıdır. Bir grev haftalar, aylar sürerse aileler aç kalır; çocuklar okulsuz kalır. Maddi destek bu açmazı kapatır. Tarihe dönüp baktığımızda grev sırasında kurulan fonları görürüz: Bir esnaf günlük cirosunun bir kısmını bağışlıyor; bir kooperatif gıda paketleri gönderiyor. Bu, pasif bir iyilik değil; dayanışmadır o, mücadelenin organik bir parçasıdır. Grevci işçilere uzatılan el sadece ekmek değil, umut taşır. Migros grevi bize şunu kanıtladı: Zafer, dayanışmanın somut haliyle gelir. Tarihteki grevler çeşitli biçimlerle maddi yardımla beslendi ve emekten yana bir kazanımla sonuçlandı. Bugün de öyle: İşçinin direnişi, toplumun dayanışmasında saklıdır.
Sonuç olarak, Migros grevinin kısmi zaferi geride bize en değerli mirası bıraktı: Emek mücadelesi bireysel bir çığlık değil, kolektif bir senfonidir. Toplumu harekete geçir, pasifliği reddet, boykotu yay, eylemi ülkeye taşı ve maddi eli uzat. Bu hatırlatmalar yarın başka bir grevde, başka bir fabrikada yeniden doğacak. Çünkü emek tarih sahnesinde yalnız dans etmez; o, halkın ritmiyle vals yapar. Eğer bu grevden bir ders çıkardıysak, o da şu: Değişim işçinin öfkesiyle başlar, ama toplumun kalbiyle biter. Haydi, o kalbi atıralım – çünkü bir sonraki grev belki senin kapını çalacak.

Yorumlar (0)