Bu notlar kendi iddialarımı(zı) da katarak, daha ziyade, habercilik, gazetecilik, dergicilik artık adı her neyse “süreli yayıncılık” üzerine tartışmak ihtiyacı ile yazıldı/yazılıyor. Yeniden öğrenmek… Bir yerlerde yanlış yapıyor muyum/z, yanlışsa doğrusu nedir, yeniden değerlendirmek isteği… Önceki “Datça Yerelde Gazetecilik” yazısının devamı gibi de değerlendirilebilir (bkz: https://www.dayanisma-datca.org/datca-yerelde-habercilik). Sonuç olarak gazetecilik dediğin nedir ki: her aktivite, her meslek gibi, biraz çabayla öğrenilen bir şey... Mesele yapa yapa öğrenmek...
Önceki kısmın özeti:
Önceki yazıda dilim döndüğünce habere olan ihtiyacımızı anlatırken… İlk habercilerin kimler olduğuna saptı yazı. Sonra haberciliği neyin tetiklediğini, dünyada ilk ortaya çıkışını sorgulamak falan derken… Sonra da döndü dolaştı, gazeteciliğin tarihine, Datça’daki haber yapanları ve mecralarını anlatmaya kadar vardı. Gazeteciliğin geçmiş hikayesini anlatmadan, haber yayıncılığı ya da daha geniş tanımla basın meslek ilkelerini ya da sık sık içine düştüğümüz hatalarımızı anlatmak pek mümkün değildi, bana kalırsa!
Geçen yazıda eksik ya da aksakların düzeltmesi:
Henüz asıl anlatmak istediğime gelemediğimi söyleyerek bitirmiştim önceki yazıyı! Doğruyu söylemek gerekirse, bu yazıda da derdimi tam ifade edebileceğimden hala pek emin değilim. Baksanıza bir önceki yazıyı yayına koymadan kendimce düzeltmeleri bitirdiğimi sanmıştım. Ama işte: yine yanlışlar, eksikler çıktı. Bazılarını hemen yayınlandıktan sonraki okumalarımda kendim buldum: mesela teker teker isimleri saymaya başlayınca arada kimi isimleri atlamak kaçınılmaz oluyor, yazık ki!
Başka da bir sürü isimler var anılması gereken, madem birilerinin ismini zikrettik? Mesela Doğan Haber Ajansına muhabirlik yapan Mehmet Çil’in adını anmamış olmak… Sonra Datça Detay’ı, Muzaffer Özgen’i ya da müzik yazıları ile Bianet’e yazan Özge Ç.’yi anmamak ya da Serbestiyet-Karar mecrasına haber geçen Serap Hanımı atlamak falan… iyi olmadı. Datça’da gazetecilik yapmasalar bile gelip yerleşmiş birçok gazeteci arkadaşı anmamak da öyle… Muhtemelen yarın bunu okuyunca, yeni hatırladıklarım da çıkacak ve yine üzüleceğim, bu işin sonu yok, maalesef! Acaba hiç mi isim yazmasaydım? Ama o zaman da somut örnekler üzerinden gitmek zorlaşacaktı?
Bir de Balıkaşıran Gazetesinin Datça Haber’den daha erken çıktığı, ilk halinin çok uzun sürdürülemediği ve Sinan Kara’nın Balıkaşıran’ı sonradan aldığına dair Osman Akın’dan bir düzeltme geldi. Eksik olmasın.
Bu düzeltmeler, önceki yazının altında yorumlar kısmına da eklendi…
Haberciliğin 20. Yüzyıldaki gelişimi ve Gazeteciliğin ilkeleri…
Önceki yazıda söz etmeye çalışmıştım gazetecilik, 17. Yüzyılda başlangıcından itibaren belirli kişi ya da kesimler tarafından yerellere yayılarak yapılan bir iş, aslında. Gazete (ya da bülten, dergi ya da diğer yayınlar), herkese haber yaymanın yanında, her türlü bilgi-fikir yayma ve insanları etkileme gücü de olan bir araç. Bir de profesyonelce yapılırsa sattıkça para kazandıran yanını da unutmamak lazım. Yani yayıncılıkta, öz itibarı ile ne kadar çok satarsan o kadar çok (para ve/veya güç) kazanmak mümkün. Ortada para ve güç varsa, suistimallere de açık bir araçtan söz ediyoruz, demek ki! Nitekim 18 ve 19. Yüzyıllar boyunca artan sansasyonel haberler, yayılan suistimaller ve gazetecilikle güç devşirmeye çalışanlara karşı uygulanan siyasi baskılar sonrası (tabii gazeteciliğin de yerellerin dışına çıkması ve kitleselleşmesi ile birlikte) Gazeteciliğin Etik İlkelerini konuşur dururuz… Ne zamandan beri? Avrupa ve ABD’de gazetecilerin dernekler vasıtasıyla örgütlenmesi sonrası 1920’lerden başlayarak (Türkiye’de 1940’ları takiben). Bu ilkelerin bir silsile halinde
hem gazetecilerin seslendiği okurları ve kamuoyunu,
hem gazete sahipleri tarafından çalıştırılan gazetecileri,
hem de devletin baskısına karşı gazeteleri koruması gerektiğine inanılır!
Bu ilkelerin zaman içinde enstitü ve üniversiteler dahil farklı kurum ve kurullar tarafından geliştirildiğini de eklemek lazım. Eee ne de olsa artık gazetecilik üniversitelerde okutularak öğrenilen bir dal haline geldi.
Gazeteciliğin 5 Etik İlkesi:
İlkelere ilişkin benim şimdilik bulabildiğim en özet, en temel yazılı-sözlü kaynak; Etik Gazetecilik Ağı kurucusu Aidan White'in verdiği dersler... gazeteciliğin beş temel ilkesi olduğunu söylüyor (bkz: Ethical Journalism Network - The 5 Core Values of Journalism), bunları da şöyle sıralıyor:
doğruluk, bağımsızlık, hakkaniyet, insanilik, hesap verebilirlik.
Bu ilkelerin üzerine yeni bir sürü ekler yapan birçok meslek kuruluşu da var.
1-Doğruluk ve Dürüstlük: Gazeteciliğin kuşkusuz en önemli ilkesi doğruluk... Doğruluk, içinde nesnelliği de taşır. En basit anlatımla, gazeteci, gerçekliği tüm çıplaklığıyla vermelidir. Çarpıtacak yorumlarda bulunmamalıdır. Olanı biteni farklı göstermemelidir. Gazeteci bir taraf tutsa bile nesnelliğinden ödün vermemelidir. Yapılan haberler doğrulukla-gerçeklikle ilişkisi bağlamında değer kazanır veya değersizleşir. Netice itibarı ile “gazetecilik doğruyu/gerçekleri söyleme mesleğidir.” Doğruluğun yanına dürüstlüğün eklenmesinde de yarar var tabii: haber alınan kaynaklara, okura dürüst olmak, aldatmamak gerekir. Gazeteciliğin hata yapmayı pek kaldırmadığı, hata yapılırsa da hemen düzeltilmesi gerektiği de sıklıkla söylenir.
2-Editoryal bağımsızlık: Özellikle mesleği gazetecilik olan, bir işverene ücretli olarak çalışarak gazetecilikten para kazananlar için editoryal bağımsızlık bir hayli önem taşır. Bu ilke sadece büyük patronlara değil, para-pul ihtiva etmeyen dernek, parti, sendika vb. gibi bir çıkar birliği içinde gönüllü çalışan gazeteciler için de geçerlidir. Gazetecinin bağımsızlığı sorunlu bir başlık olsa da, editoryal bağımsızlık, özgür ve etik gazeteciliğin olmazsa olmazı olarak kabul edilir. Bu kavram, gazetecinin dışarıdan herhangi bir etki altında kalmadan neyi haber yapacağı, neyi yapmayacağı kararını kendi başına özgürce verebilmesini anlatır.
3-Hakkaniyet: Gazeteciliğin önemli ilkelerinden biri de adil olmaktır. Adil olmak, tartışmalı konuları haber yaparken metini yazanın tüm taraflara hakkaniyetli biçimde yer vermesini, taraflardan birine haksızlık etmemesini anlatır. Partizan gazeteciliğin panzehiri adil, hakkaniyetli gazeteciliktir. “Gazeteci; başta barış, demokrasi, hukukun üstünlüğü, laiklik ve insan hakları olmak üzere; insanlığın evrensel değerlerini, çok sesliliği, farklılıklara saygıyı savunur” (bkz: Türkiye Gazeteciler Sendikası Etik İlkeler). Yani gazeteci insan haklarından yana, barıştan yana, demokrasiden yana taraftır, taraf olmak zorundadır.
4-İnsanilik: Gazeteciliğin bir diğer ilkesi hiçbir insana (hatta ben dahil birçok gazeteciye göre daha da gelişkin manada sadece insanlara da değil, tüm yaşayan canlılara, doğal varlıklara) zarar vermemektir. Bu ilke de önemlidir. Gazeteci, özellikle mağdur konumundaki bireylere, daha ötesi türlere, doğal varlıklara, gezegene zarar vermemeyi dikkate almak zorundadır. Çocuklara ilişkin haberlerde, şiddete, tacize, tecavüze uğramış kadınlara, sokaktaki hayvanlara, ormana, tarım arazilerine, zeytinliklere, göllere, kıyılara, kirletilen denize… velhasılı kelam tüm gezegene ilişkin haberlerde zarar vermeme ilkesi değerlidir ve önemlidir.
5-Hesap Verebilirlik: Hesap verebilir olmak, gazetecinin yaptığı haberlerin arkasında durmasını kolaylaştıran bir değerdir. Gazeteci, yaptığı haberin her durumda sorumluluğunu üzerine alan, yaptığı haber yanlış çıkmışsa suçu başkalarına atma kolaycılığına kaçmadan özür dileyen ve hatasını en hızlı biçimde düzelten kişidir.
Birçok meslek kuruluşu bu ilkeleri kendilerine göre yeniden yorumlayarak eklemeler yapıyor. İlkeler giderek çoğaltılıyor. Bu ilkelere ya da bu ilkelerin artırılmış bir sürüsüne bağlı kalarak gazeteciliği yaptığımız ölçüde haberciyiz-gazeteciyiz… ya da daha geniş anlamda yayıncıyız.
Yayıncılıkta Birbiriyle Çatışmalı Durumlar
Ben de bir önceki yazıda yaptığım yanlış ve/veya eksiklikleri düzeltmeye çalışarak, bu ilkelere uyum sağlamaya; bir haberci olarak, önceki yarı haber niteliğindeki yazımın doğrulatılmasına, düzeltilmesine ihtiyaç duymuşum. Bir haber metninin de başka birçok metinde olduğu gibi mümkün mertebe doğru ifadelerle, düzgün yazılmış olmasının yanı sıra “doğru ve gerçeklere uygun” olması da gerekiyor. Hem haber yazan kişi olarak seslendiğimiz kesimin güvenini kazanmak da hayli önem taşıyor!
Genelde yazı ile okura seslenen tüm yazarlarda olduğu gibi “iyi” yazmak kadar, hem çok insana erişmek (dolayısıyla haberi yaygınlaştırmak-tirajı artırmak) ve de onları etkilemek (daha çok kişinin, daha çok beğenisini almak) gibi kaygılarla hareket ediyoruz. Bunu yaparken de bir haberci olarak, benzerlerimizden daha erken-hızlı yapmak (haberi atlatmak) gibi ikincil olması gereken bir kaygı da duyuyoruz.
Dahası da var: Evrensel habercilik ilkeleri gereği, haberi olabildiğince kişisel ya da belirli kesimlerin menfaatinden uzak yazmaya çalıştığımızı iddia ediyoruz. İddiamıza göre yorum katmıyoruz!? Nesnel olmaya çalışıyoruz!? Bu tarafsızlık ilkesi ile okurla güven ilişkisini kurmaktan öte aslında kimsenin sopası olmamaya, kimseyi kendine ya da bir başkasına düşman etmemeyi… kimseleri rencide etmemeyi, kimsenin itibarı ile oynamamayı da hedeflediğimize inanıyoruz!?
Habercinin sırtına bindirilmiş başka yükler de taşıyoruz: haberimizin doğru, yorumsuz, nesnel ve güvenilir olması kadar, başkalarına zarar vermemesini… hatta ve hatta genel kamu yararını gözetmesini de istiyoruz!
Kamu yararı deyince işler karışıyor… bu, haberci olduğunu iddia edene, başka bir sorumluluk daha yüklüyor: haksızlığa uğramış yetimin hakkını korumak(!?).. kendimize yasama, yargı ve yürütmeye ek olarak kamu adına bir de denetim görevi yüklediğimizi varsayıyoruz! Böylelikle kimseyi rencide etmemeyi görev kabul etmiş habercinin sırtına devletin görevlerini de yükleyip, eline abanoz ağacından kalın bir sopa da tutuşturuyoruz!
Zaman zaman birbiriyle çatışan bu ilkeler, önümüzde öyle uzayıp gidiyor…
Yazdığını illa da doğru düzgün yazacaksın, doğru ifade edeceksin, doğrulatacaksın… ama bir taraftan da yazını-haberini, herkesten önce, hızla ortamlara servis edeceksin!
Ya da al sana başka bir ikilem daha: kimselere zarar vermemeyi, gazeteciliği bir silah gibi kullanmamayı ilke edinirken; onunla bağlantılı olarak 4.kuvvet diye bir ilkeye tabi olduğunu söyleyip, elimize geçirdiğimiz bu silahla “etki yaratmak” adına hizmet vermesi gereken birilerini sürekli topun ağzına oturtup, veryansın edeceksin!?
Ya da tarafsızlığa varacak bir yayın ilkesi ardına saklanıyoruz amma velakin illa da yakın durduğumuz bir kesimin çıkarlarını gözetmekten de imtina edemiyoruz!?.
Falan filan…
Çatışan İlkeler derken:
Tam ifade edebildim mi bilemiyorum?
Tekrarlamak pahasına, daha yazı yazmasını beceremeden habercilik yapılır mı? Olmaz değil mi?. Yani tüm yazı sanatlarında olduğu gibi yazmak istediklerimizi hem iyi ifade edeceğiz, iyi-güzel bir başlıkla, iyi bir girişle başlayacak… konuya ilişkin iyi görsellere sahip olacağız ve yazı ilk bakışta ilgi çekecek... sonra yazı, iyi-kötü edebi bir dil de içerecek… Sonra? Hem çok uzatmayacağız ki: okuru sıkmayacağız, bunaltmayacağız (mesela benim bu yazıda pek beceremediğim gibi :) ); hem de “o olayı-olguyu” anlatırken zamanını, nerede geçtiğini, olaya kimlerin karıştığını, hangi saikle ve nasıl yaptıklarını da anlatacağız. Yani sorulacak tüm soruları (hani 5n1k dedikleri…) gerekli tüm detayları mümkün olduğunca kısa yoldan, dosdoğru anlatacağız. Ama öte taraftan çok zamanımızı alacak olan bu detayları anlatma işini de aşırı bir hızla, diğer habercilerle yarışırken, kestirmeden yapacağız!?
Yarıştığımız rakipler meselesi!
İlkeleri tartışmaya girdik, ilerliyoruz! Sanıyorum ki: bir çoğumuz, evrensel gazetecilik ilkeleri gereği kamu adına nesnel olmayı; doğruları - gerçekleri anlatmayı kendimize görev edindiğimizi söylüyoruz ama aslında belki de ait olduğumuz bir zümrenin-kesimin-sınıfın-cinsin-türün… gazeteciliğini yapıyoruz. Aslında tüm gazete ya da dergiler, belirli kesimlere/kişilere ait. Bu mecraları takip eden birileri var ve bazılarımız onları etkilemeye ya da kendimize rakip gördüklerimize bir çeşit ayar vermeye de çalışıyoruz! Bunu yaparken de bir kısmımız iyilik dolu bir dil kullandığımıza, insanları birbirine (ya da başka türlere) düşman etmediğimize, kimseleri rencide etmediğimize dair bir vehme de kapılıyoruz? Ama gerçekler pek de öyle değil!
Tiraj dünyası:
Meselenin bam teli tiraj… kurduğumuz tüm modelleri, otomatikman tiraj artırmak üzerine kurguluyoruz. Tirajı takmadığını söyleyen kimilerimiz, tirajın tek hedef olmadığını, mensubu olduğumuz kesimin nitel özelliklerini öne çıkartan bir dile ihtiyacımız olduğunu söylüyor. Kendimizce kalitatif takıldığımızı düşünüyoruz. Yakın kesimler arasında daha uzlaşmacı, açıktan kavga etmeyen, “güzel”i arayan bir dil tutturmaya çalıştığımızı söylüyoruz! Her ne kadar kantitatif, tiraj kaygılarından kaçındığımızı söylesek de… aslında gözümüzü yine de sayısal verilerden kaçıramıyoruz. Etki alanımızı büyütmek gibi bir kaygımız hala sürüyorsa, zaten mevcut sayısal verileri tümden göz ardı etmenin de bir anlamı kalmıyor!
Ah şu kutuplaştırıcı dil:
“www.newslabturkey.org” web sitesinde rastladığım bir çalışmaya göre tiraj artırmak için en sık uygulanan yöntemlerden birinin, kutuplaştırıcı bir dil kullanmak suretiyle, kendi yanında daha büyük bir yığınak yapılmasını sağlamak olduğundan söz ediliyor. Yani kendi etki alanı dışındaki rakip gördüklerine daha çok vurmak suretiyle, kendi gibi düşündüğüne inandıklarını kendi etrafında toparlamaya çalışmaktan söz ediyor. Bir çeşit konsalidasyon yöntemi! Sürekli çekişmeli bir dil kullanmak suretiyle daha sağlam bir ekonomik model kurmak isteyen gazeteler için kutuplaştırıcı bir haber dili kullanan ve bu tür haberciliğe odaklanan yayınların %5 ila10 arası daha fazla tıklanma aldıkları söyleniyor, o araştırmada. Ancak araştırma, tıklanmadaki bu artışla birlikte bu yöntemi kullanan yayınlara güvenin giderek düştüğünü de söylüyor. Aynı araştırmada okurdan abonelik ya da bağış gibi desteklerde %10 ila 20 arasında düşme görüldüğüne dair veriler mevcut.
…
Dayanışma-Datça’da yazmak:
Ben ve arkadaşlarım, adı “dayanışma-datça” olan gazetemsi ile dergimtrak arasındaki bu yayında, elimizden geldiğince yazmaya-çizmeye çalışıyoruz. Biz de şüphesiz, daha birçoklarıyla birlikte daha da büyümek-genişlemek, etki alanımızı genişletmek istiyoruz. Ama galiba biraz daha farklı… Derdimiz solda, her anlamda dayanışma olunca, dayanışma içerikli mesajları daha çok öne çıkartıyoruz… Kutuplaştırıcı bir dilden, polemikçilikten uzak kalmaya çalışıyoruz. Derdi olanlardan gelen bilgiyle onlar adına yazmak yerine; derdi-tasası, yaygınlaştıracak bir mesajı olanın bizzat kendisinin yazmasını teşvik etmeye çalışıyoruz. Bizler çok zorda kalmazsak kimseyi temsil etmek, kimsenin yerine yazmak istemiyoruz. Derdi olanın yanımızda yer almasını, derdini bizzat paylaşmasını tercih ediyoruz. Onun derdine olabildiğince onu da katarak derman olmayı tasavvur ediyoruz. Zor tabii. Hem iyi-kötü belirli ilkelere sahip olacaksın. O ilkelerle kendini sınırlayacaksın… Hem de derdi olana, derdini bizzat anlatması için de alan açacaksın! Derdini anlatmak isteyenin illa da bizimle aynı fikirleri paylaşması şart mı diye sorarsanız… Bence değil. Yeter ki, paylaştıkları doğru olsun, gerçek olsun, kimseye zarar vermesin!
Dayanışma-Datça içinde yazmaya dair, bunları kendi aramızda tartışıp, yeniden yeniden değerlendiriyoruz…
Elbette çoğaldıkça farklılıklarımızın da arttığını biliyor ve görüyoruz. Yayınladığımız bazı temel ilkelerimiz olmasına karşın; adı ister editoryal bağımsızlık olsun, ister özgürlükçülük olsun, seçtiğimiz konularda sadece doğru ve gerçeklerle (hakikatle) sınırlanmış hayli serbest bir tutum almaya çalıştığımızı sanıyorum (zaman zaman tam anlamıyla beceremesek de). Başlangıçta yazdığımız ilkelere en geniş anlamıyla uymaya çalışıyoruz ama bu ilkelerimizin bile bizi pek sınırlamaması için de çok çaba harcıyoruz. Yasakçılığa, olmazcılığa yenik düşmek istemiyoruz. Öyle ya, şayet daha büyük bir dayanışma öbeği oluşturmaya çalışıyorsak bunu yapabilmenin yolu adı üstünde daha esnek, daha “dayanışmacı”, daha “dostça” bir dil kullanmak… Farklılıklarımızla daha esnek ve yumuşak bir yapı oluşturmak. “Kutuplaştırıcı” dilden, köşeli bakış açılarından uzak durmak… yasakçılığı olabildiğince azaltmak... Hem böylece az biraz yazarın editoryal bağımsızlığına küçük bile olsa bir selam da göndermiş oluyoruz!
Daha başka?
Galiba haberciliğin hızına ve birileri üzerinde daha etkin olma, dayatma gücüne de yenilmek istemiyoruz. Biraz yavaştan alıyoruz, her şeye atlamıyoruz ve belki bu yüzden birçok haberi kaçırıyoruz… Bir de üstüne üstlük şu haber yer yapılsın, bu haber yapılmasın diye aramızda tartışmalar da yaşıyoruz, henüz yazarların editoryal bağımsızlıklarını kendi aramızda tam oturtamadık. Olsun, şimdilik aramızdaki tartışmalar, bir çatışmaya dönmedi. Aramızda tartışarak öğreniyoruz. Birçok haberi kaçırıyoruz ama önemli bulduklarımızı, yayınlandıkları mecraları da, üstüne basa basa adlarını zikrederek, bağlantılarını da vererek çoğaltmaya da çalışıyoruz… Sonuç olarak inanıyoruz ki: o haberleri yapanlar da, en az bizim kadar duyarlı, en az bizim kadar bizden-içimizden birileri… ve biz onlarla yan yana durmaya, desteklemeye, dayanışmaya devam edeceğiz!
Sonuç?
Bu yazı da bir önceki gibi uzadı… Burada sonuçlandı mı diye sorarsanız, umarım az biraz anlatabildim derdimi. Belki daha somut örnekleyerek bir yazı daha yazılabilir… Bilmiyorum. Derdim genel doğruları, oradan buradan apartarak yazıp geçmek değildi. O genel geçer ve tek tek bakıldığında doğru olarak görülenlerin, diğer doğrularımızla-ilkelerimizle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini… o ilkelerin birbirleriyle ya da başka gözetmek zorunda olduklarımızla çatışabildiğini, bakış açılarımıza ya da yorumlamalarımıza göre değişebildiğini anlatabildim sanıyorum… yani umarım!
Yanlış anlaşılmasın o, zaman zaman birbiriyle çatışan evrensel kriterlerin yanlış olduğunu söylemiyorum… Uygulamak üzere önümüze konulan (ya da bizzat kendimizin koyduğu) o ilkeleri uygulamanın hiç de kolay olmadığını, birbirleriyle çatışabilen ilkelerimizin bazen bu yana, bazen de öte yanına doğru esnetmek zorunda kaldığımızı anlatabilmekti: bu kadar lafın kısası.
Dedim ya belki de örneklendirmek gerekiyor. Ama onun da riski var: o örneklere konu olanları da incitmek, üzmek… Ne kendime ne de bir başkasına düşman etmeden, yanlış anlaşılmadan becermek mümkün mü bu örneklendirmeyi? Şimdilik bilmiyorum…
Belki bir ara denerim!
Son Not: Türkiye Gazeteciler Sendikasının web sayfasından kolaylıkla ulaşabilen Gazete çalışanları için Gazetecilik Etik İlkelerini de buraya taşımakta yarar var…
Uluslararası İnsan Hakları Beyannamesi’nin 19. maddesinde belirtilen bilgi ve fikre erişim hakkı, gazetecinin görevinin temelini oluşturur. Gazetecinin topluma karşı sorumluluğu, diğer tüm sorumluluklarından, özellikle de işverenlerine ve kamu otoritelerine karşı sorumluluklarından önce gelir.
Gazetecilik, icra edilmesi için zaman, kaynak ve uygulama alanı gerektiren bir meslektir ve tüm bu koşullar mesleğin bağımsızlığı için elzemdir. Bu uluslararası bildiri; haberlerin araştırılması, derlenmesi, aktarılması, yayımlanması, yorumlanması ve herhangi bir mecrada olayların anlatımı sırasında gazetecilere kılavuzluk eden ana hatları belirlemektedir.
Yorumlar (0)