Hani Benim Armutlarım Nerede?
İncirlerim, Kaysılarım, Kavunlarım...
Betçe ve yöresinde bademliklerin ya da zeytinliklerin bulunduğu arazilere "bağ" diyorlar. Bizim doğduğumuz topraklarda, yani Küçük Menderes Havzası’nda bu tür yerler genellikle "harım" veya "bahçe" olarak adlandırılır. Oysa buralarda Derebağı, Kababağ, Eyseli Bağı gibi isimler; bu arazilerin ya sahibinin adıyla ya da bulundukları mevkinin adıyla anılmasından gelir. Bunun gibi daha onlarca örnek yazabilirim.
Çok ilginçtir; bu bağların içinde öyle bir ağaç var ki o ulu badem ağaçlarının arasında hemen kendisini belli eder. Onun adı armut ağacıdır. Genelde ahlattan (yaban mersini/yabani armuttan) aşılanmış olan bu ağaçlar, her yıl haziran ya da temmuz ayı geldiğinde o güzelim meyvelerini verirler. Armutların olgunlaşma zamanının tam da badem hasadına denk gelmesi gerçekten çok ilginç bir doğa mucizesidir. Armut ağacı, bildiğim kadarıyla badem ağacı gibi suyu hiç mi hiç sevmez; kuraklığa meydan okur. Sizler haziran ve temmuz aylarında bu yörede bir gezintiye çıksanız, tarlaların arasında mutlaka bir armut ağacına rastlar ve dalından kopardığınız o armutları büyük bir iştahla yiyebilirsiniz. Su yönünden zengin, tadı mükemmel ve buram buram kokulu olan bu armutların, yüzlerce yıldır bu topraklarda serpilip gelişerek bugünlere kadar ulaştığını söyleyebiliriz.

Yöresel Sömbeki armudu kokulu bol sulu armudumuz
Bu armutlardan en belirgin olanı Sömbeki adı ile bilinen çeşittir; onu hiç duydunuz mu? Karşımızdaki adanın adı ile anılan bu meyvenin köken olarak Sömbeki Adası’ndan (Symi) geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira daha yakın zamanlara kadar Sömbeki Adası bizlere aitti; buradaki yerel halk ihtiyaçları için tekneyle oraya gider gelirmiş. İşte bir şekilde oralardan getirilmiş, adı da Sömbeki armudu olarak kalmış. Herhangi bir badem tarlasının tam içinde ya da kenarında mutlaka rastlarsınız ona.
Ancak ne yazık ki bugünlerde bu tarlar yavaş yavaş el değiştirmeye başladı. Toprak dışarıdan bir alıcıya satıldığında, yeni sahibi aldığı bu nadide yeri sadece bir rant aracı olarak gördüğü için bahçenin kaderi hemen belli oluyor. Tarla ya da bahçenin bakımına derhal son veriliyor. Ot basmış bir çevre, badem ağaçlarının o boynu bükük bakımsızlığı insanı çok derin üzüntülere sürüklüyor.
Şimdi gelelim diğer armut çeşitlerine doğru kısa bir yolculuk yapmaya... Kara çekirdek diye bir armut çeşidi buralarda insanların dilinden düşmez. Yine paşa armudu (diğer adıyla bal armudu) ile nifni armudu, bu yöreye özgü çok özel lezzetlerdir. Haziran sıcağında tarlada yürürken bu ağaçlardan bir armut koparıp yemek insanı ne kadar da mutlu eder! Ama korkarım ki artık bir gün gelecek, bahçeyi satın alan o yabancılar için bu değerlerin hiçbir anlamı ve önemi kalmayacak. O insanlar için bu ulu ağaçların hiçbir değeri yok; hepsi sessizce sökülüp yok edilmeyi bekliyorlar. Yabancıların bazıları bu kutsal toprakları sadece "ileride değerlenir, satarız" diye aldılar. Ya da bazıları "Emekli olunca bir sahil kasabasına yerleşirim," hayalleriyle yerleri kapattılar. Ancak köyümüzde pek çok örneğinde şahit olduğumuz gibi; onlar emekli olup buralara yerleştiler ve çok kısa bir süre sonra öldüler. Arkalarından ne bir arayan kaldı ne bir soran... Yarım kalan beton inşaatları ortalıkta öylece birer ucube gibi duruyor. Bizim asırlık armutlarımız da tıpkı kimsesiz kalmış bu evler gibi yapayalnız...
Kaybolan Endemik Miraslar ve "Kara Yemişi"
Size bir de kayısıdan söz etmek isterim. Yöremize özgü, çekirdekten de yetişebilen son derece özel, endemik bir ürünümüz var; fakat bunları da artık tamamen kaybetmek üzereyiz. Çok lezzetli olan bu yerel kayısının meyve boyutları oldukça küçüktür. Yakın bir zaman sonra biz bu lezzeti de tamamen unutacağız. Aslında buralara gelip yerleşen yabancı kardeşlerimizin, bağların kıyısında can çekişen böyle güzel bir üründen hiçbir zaman haberleri olmayacak.
Sırada incir var... Neyse ki bu bölge henüz doğallığını tamamen kaybetmedi. İncir buralarda, yakın tarihe kadar, kış ayları için saklanan muazzam bir şeker deposuydu. En değerli, en aziz misafirler evlerde hep bu kurutulmuş incirlerle karşılanırdı. İncirler yaz sonlarında kekik suyuna bandırılır ve sandıklara sıkıca basılırdı. Bir kısmının içine de badem konup fırında bir güzel kavrulurdu.
Şimdi sizlere acı ve korkunç bir gerçekten söz etmek istiyorum: İncirler kalmadı ne yazık ki... Bademle birlikte incir de bitti. Hatta bir zamanlar daha çok para kazanmak uğruna zeytinlerimize kıydık; ulu zeytinleri kökleyip yerlerine badem diktik. Zaman değişti, memleketimiz kitle turizmi ile tanıştı. Sahillerde devasa konaklama yapıları belirdi ve sonra olanlar oldu. Gençlerimiz ne yazık ki topraktan, tarımdan hızla uzaklaştılar; tamamı turizmden pay almak niyetinde. Öyle de oldu; bademlere, incirlere bakan babalar, dedeler iyice yaşlandılar; çocuklar ise tarım işine asla yanaşmıyorlar. Onlar sadece turizm sektöründe yer almak istiyorlar.
Peki, güzel ama bizim asırlık armutlarımız, bizim endemik kayısılarımız ne olacak? Onlarca benzersiz incir çeşidi ile bu bölge gerçekten dünyada eşi benzeri olmayan bir incir yuvasıdır. Zaten dünyada incirin ana vatanı tam olarak bu topraklardır. İncirin Latincedeki adı Ficus, tür adı ise caria’dır. Yani "Karya’nın yemişi"... Bizim topraklarımızdan çıkıp tüm dünyaya yayılmış. Elimizdeki bu müthiş zenginliğin, bu stratejik gücün farkında bile değiliz. Dünya büyük bir gıda krizine doğru sürüklenirken; en doğal şeker kaynağı, kış aylarının vazgeçilmezi olan bu meyveler ne yazık ki turizme yenik düşmek üzere.
Onlarca incir çeşidi, tarihin binlerce yıllık geçmişinden süzülerek bugüne gelmişler. Papara incirini ben başka hiçbir yerde duymadım; mevsimi biraz geç oluyor ama harika, asil bir lezzeti var. Maalesef yok olmak üzere. Sandama inciri ise artık neredeyse tamamen yok oldu! Ben bu satırları buraya tarihe not düşmek için yazıyorum: Lütfen Sandama incirini bir yerlerden bulun, çeliklerini dikip yeniden yetiştirin! Kara incir için bir zamanlar Kumyer’de, "Nine Bağında vardı," diye konuşur büyüklerimiz. Keza akça incir ile kadın incirinde de durum aynı. Özellikle akça incir için eskilerden çok övücü sözler duyuyorum; ama artık yoklar. İncirler de o büyük yok oluş kervanına katıldılar.

Kulplu İncir
,Lob inciri ise yemedeki o özel nefaseti ve benzersiz aroması ile adından övgüyle söz ettiriyor. Yerli üretici arkadaşlardan bazıları, yazın gelen turistlere pazarlıyorlar bu inciri; zira oldukça yüksek bir albenisi ve görsel kalitesi var. Düşünün bir kere; tüm dünyaya bu topraklardan yayılmış olan incir, bir gün gelecek ve kendi yurdunda mumla aranacak! Korkarım ki o günler çok ama çok yakın. Hepsini bademe tercih ettik, şimdi ise bademin de sonu yaklaşıyor; turizm furyası yakında onları da silip süpürecek.
Merdivenli bölgesinin o meşhur kavunları vardı... Susuz yetişen ama bal gibi tatlı, özgün çekirdekleriyle her yıl tohumu saklanarak tekrar tekrar yetiştirilen bu yerli kavunlar da tamamen yok oldular. Hepsi birer birer ellerimizden kayıp gidiyor da bizlerin kılavuzu dahi kıpırdamıyor, hiç umurumuzda değil!
Küçük ama adeta birer su küpü diyebileceğimiz, inanılmaz lezzetli bir portakal türümüz vardı; onun adına buralarda "İtalyan portakalı" diyorlar. Bence her şeye rağmen bu tür kesinlikle koruma altına alınmalıydı. Olmadı, bir türlü koruyamadık. Yaşlı ağaçlar kurudu, yerlerine yenileri dikilmedi. Zamanında bölgenin ağa sülalesi İtalya’dan özel olarak getirtmiş bu fidanları; onun için adı İtalyan portakalı olarak kalmış. Bunlar birer birer altımızdan sessizce kayıp gidiyorlar. Bizler ise üç harfli zincir marketler ayağımıza kadar geldi diye seviniyoruz; içinde maydanoz dâhil her şey var. Bu güzelim, bereketli topraklarda üretmeyi tamamen bıraktık; artık her şeyimizi marketten satın alıyoruz.
BETÇE VE KÜÇÜK MENDERES MUTFAK SÖZLÜĞÜ
* 1. HARIM VE BAHÇE: Küçük Menderes Havzası’nda etrafı çitle ya da taş duvarla çevrili, içinde her türlü meyve ağacının ve sebzenin yetiştirildiği verimli aile arazilerine verilen ad. Betçe yöresindeki "bağ" kelimesinin karşılığıdır.
* 2. AHLAT: Doğada kendiliğinden yetişen, kuraklığa ve hastalıklara son derece dayanıklı yabani armut ağacı. Kültür armutları (Sömbeki, Paşa vb.) bu güçlü ağacın gövdesine aşılanarak yaşatılır.
* 3. SÖMBEKİ ARMUDU: Kökeni hemen karşıda yer alan Sömbeki (Symi) Adası’na dayanan; susuzluğa dayanıklı, haziran ve temmuz aylarında olgunlaşan, içi bol sulu ve aromatik tarihsel armut çeşidi.
* 4. PAŞA (BAL) ARMUDU: Haziran sıcağında olgunlaşan, adından da anlaşılacağı üzere bal gibi tatlı ve yumuşak dokulu, yöreye özgü çok özel bir armut türü.
* 5. FICUS CARIA (KARYA YEMİŞİ): İncirin botanik dünyasındaki bilimsel adıdır. Antik Çağ'da Datça ve çevresini kapsayan Karya (Caria) bölgesinden tüm dünyaya yayıldığı için literatüre bu isimle geçmiştir.
* 6. PAPARA İNCİRİ: Bölgeye özgü, diğer incir türlerine göre daha geç olgunlaşan (geççi) fakat muazzam bir şeker oranına ve lezzet nefasetine sahip, yok olma tehlikesi altındaki incir çeşidi.
* 7. SANDAMA İNCİRİ: Geçmişte kurutmalık olarak çokça rağbet gören, günümüzde ise üretimi neredeyse tamamen durmuş, acilen koruma altına alınması gereken endemik incir türü.
* 8. LOB İNCİRİ: İri boyutu, yüksek albenisi, ballı ve sulu yapısıyla hem taze tüketilen hem de yaz turistleri tarafından çokça tercih edilen ticari değeri yüksek yerli incir.
* 9. SUSUZ KAVUN: Merdivenli bölgesinde hiçbir sulama yapılmadan, tamamen toprağın derinliğindeki nemle yetişen; küçük, yoğun aromalı ve ata tohumuyla nesilden nesle aktarılan eski bir kavun türü.
* 10. İTALYAN PORTAKALI: Eski dönemlerde bölgenin köklü bir ailesi tarafından İtalya'dan getirilerek harımlara dikilen; küçük boyutlu, adeta birer su küpü gibi bol sulu ve aromatik olan, günümüzde ağaçları yaşlanıp kurumaya yüz tutmuş portakal çeşidi.
* 11. ÜÇ HARFLİ MARKETLER: Yerel üretimi, ata tohumunu ve harım kültürünü yok ederek insanları topraktan koparan, maydanozdan meyveye kadar her şeyi paketli olarak sunan zincir marketlere yönelik yerel bir halk tabiri.
Yazıya Son Verirken...
Betçe’nin susuz bağlarından ve Küçük Menderes'in harımlarından sessizce bir tarih gelip geçiyor. Topraklarımızı alan o rant meraklıları, beton blokları dikenler ve ellerindeki asırlık ağaçları söküp atanlar çok büyük bir yanılgı içindeler.
Tarihe ve geleceğe bir kez daha en gür sesimle sormak istiyorum: Hani benim armutlarım nerede? İncirlerim, kayısılarım, kavunlarım nerede?
Unutmayın; beton yenmeyen, parayla beslenilmeyen o kıtlık günleri kapımıza dayandığında, o ulu ağaçların dibindeki kuru toprağı bile mumla arayacağız. Toprağımıza, suyumuza ve kadim tohumlarımıza sahip çıkmak, bu dünyadaki en kutsal vazifemizdir.
Yorumlar (0)