Ekoloji Mücadelesinin Yitirilen Pusulası
Bir ormanı yakıp geçen ateş, yalnızca o ormanın sorunu değildir. Dumanı komşu vadiye, toprağa karışan külü ise nehrin aşağısına taşınır. Sermaye, bu yıkımın bütünsel niteliğini bilmesine rağmen, karşısında duran mücadeleyi parçalara bölerek her itirazı kendi sınırlı coğrafyasına hapsetmeyi başarmıştır. Mevcut muhalefet pratiği ise çoğunlukla bu parçalanmışlığın içinde kalarak yalnızca kendi dar sınırlarını koruma refleksiyle hareket etmektedir.
Coğrafi Hapis ve Direnişin Parçalanması
Ekoloji mücadelesindeki en yapısal sorunlardan biri, direnişin bu şekilde tekil bir bölgeye indirgenmesidir. Bir maden ocağına, termik santrale ya da taş ocağına karşı yükselen ses, genellikle yalnızca o bölgenin çığlığı olmakla sınırlı kalır. Oysa bu sınırlandırma yaşanırken; birkaç vadi ötede başka bir nehir kirletilmekte, başka bir tarım alanı yok edilmekte, kıyılar rant uğruna betonlaştırılmaktadır. Yıkım sınır tanımazken direnişin belirli bir bölgede sınırlı kalması, ses çıkarılmayan diğer alanlardaki tahribatı derinleştiren bir faktöre dönüşür.
İttifak Tuzağı ve Çifte Standart
Bu coğrafi kıskaç, pragmatist ittifak politikalarıyla daha da daralmaktadır. Yerel iktidar odaklarıyla kurulan taktiksel birliktelikler, o iktidar odağının başka bir bölgede yol açtığı ekolojik yıkıma, kent suçlarına veya hak ihlallerine karşı aynı şiddette bir itirazı beraberinde getirmiyorsa, bu durum bir strateji olmaktan çıkarak sessiz bir suça iştirak haline gelir. Türkiye’de pek çok çevre mücadelesinin, iktidara yakın sermaye projelerine karşı net bir duruş sergilerken; muhalefet partilerinin yönetimindeki alanlarda yaşanan kıyı talanına, turizm rantına veya kentsel dönüşüm yıkımına sessiz kalması bunun en somut örneğidir. Bu seçicilik politik bir tercihtir ve sistemin en çok ihtiyaç duyduğu şey, tam da bu "kısmi" suskunluktur.
Kahramanlık Yanılsaması ve Vitrin Siyaseti
Bu parçalanmışlık ve ilkesizlik halinin en belirginleştiği zemin ise direnişin "kahramanlara" indirgenmesidir. Türkiye’de çevre mücadelelerinin hafızası güçlü imgelerle doludur; ancak bir imgenin mücadelenin hafızasında yer etmesi ile o imgenin bizatihi mücadelenin yerine geçmesi köklü bir sapmadır.
Mücadele sahnesinde tekil figürler kahramanlaştırıldığında; o topraklarda asıl bedeli ödeyen, havası zehirlenen, suyu kirlenen ve üretim araçlarını yitiren yöre halkı, kendi direnişinin seyircisi konumuna itilir. Kitleyi, eylemin öznesi olmaktan çıkaran bu süreç sistematik olarak işler. Zira sermaye, örgütlü bir halk hareketini doğrudan yenemediğinde, karşısında muhatap alabileceği bireyler yaratır. Öne çıkarılan bu figürler zamanla sisteme entegre edilir, yıpratılır veya pazarlık masasına oturtulur. Kitlenin kolektif iradesini sönümlendirmenin en kestirme yolu, direniş alanını yalnızca tek bir kişinin parlayacağı bir vitrine dönüştürmektir.
Bugün "vitrin siyaseti" olarak adlandırılan durum, mücadelenin kişisel ikbal inşasına alet edilmesidir. Oysa meşru bir temsil, ancak aşağıdan yukarıya örgütlenen, ortaklaşılan bir iradeyle mümkündür. Bunun dışındaki her "temsil" iddiası, nihayetinde bireysel bir iktidar alanı yaratma çabasıdır ve bu iktidar, er ya da geç piyasayla veya yerel güç odaklarıyla kapalı kapılar ardında uzlaşır. Örgütlü kitleleri teslim alamayan düzen, bireysel zaafları ve kariyer hırslarını manipüle ederek o "kahramanları" kendi çarkının bir dişlisi haline getirmekte ustalaşmıştır.
Sistemik Yıkım ve "Ehvenişer" İllüzyonu
İklim krizi ve ekolojik yıkım rastgele ortaya çıkan kazalar değildir. Sınırsız sermaye birikimi mantığının, sonlu bir gezegende yaratacağı tek sonuç yıkımdır. Ancak bu yıkımın faturasını sadece “doğayı kirleten fabrikalara” veya “büyük holdinglere” kesip direnişi bir “şirket karşıtlığına” indirgemek, meselenin sınıfsal özünü tasfiye etmektir. Asıl düşman tek tek sermaye grupları veya şirketler değil, bu sömürü çarkını var eden kapitalist üretim ilişkileri ve onun en yüksek aşaması olan emperyalizmdir.
Emperyalizme ve kapitalizme karşı toptan bir sınıf mücadelesi vermeden, yalnızca holdinglere karşı çıkmak, düzenin sınırları içinde kalmaya mahkûm bir reformizmdir. Ekolojik yıkım şirketlerin bir sapması değil, kapitalizmin varoluş koşuludur. Bu çerçeveyi kuramayan bir ekoloji mücadelesi, 'iyi kapitalist, kötü kapitalist' tuzağına düşmekten kurtulamaz. Bir maden şirketine karşı çıkarken rakip firmanın 'çevre dostu' söylemine sarılmak veya bir santrale itiraz ederken sunulan 'yeşil enerji' muadilini nihai çözüm ilan etmek, kitleleri sistemin iki farklı yüzü arasında taraf seçmeye zorlar.
Kurtarıcı Beklentisinden Örgütlü İradeye
Toprağını ve yaşam alanını savunan halkın iradesi gasp edilip süreç "kurtarıcılara" devredildiğinde, mücadelenin içi hızla boşalır. Dışarıdan bakıldığında hareketli ve dinamik görünen bu yapı, özünde bir direniş olmaktan çıkarak kitlelerin edilgen bir beklenti içine sokulduğu bir pasifikasyon aracına dönüşür. Kendi göbeğini kesme iradesi elinden alınan kitlelerin siyaset sahnesindeki yeri, artık yalnızca kahramanları alkışlayan bir figüranlıktır.
Doğanın ve yaşamın savunulması, hiçbir bireyin politik kariyer inşasının ya da vitrin siyasetinin hammaddesi yapılamaz. Ancak kahraman yaratma eğilimini yalnızca kişilerin narsistik zaafları üzerinden okumak da eksik bir tespittir. Kahramanları ve vitrin siyasetini üreten bataklık; sınıf bilincinden yoksun, emperyalist-kapitalist sistemi değil yalnızca onun yarattığı tekil aktörleri hedef alan örgütsüz muhalefet tarzının ta kendisidir. Örgütsüzlüğün olduğu yerde, kitlelerin kaderi edilgenliğe, mücadelenin kaderi ise kapalı kapılar ardındaki pazarlık masalarına terk edilir.
Asıl kurtuluş, ne gökten inecek bir liderde ne de sermayenin 'insafa gelmesinde' aranmalıdır. Ekoloji mücadelesi; toprağından, suyundan ve üretim araçlarından koparılmak istenen kitlelerin, kendi öz gücüne dayanan anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir sınıf ekseninde örgütlenmesiyle kazanılabilir. İhtiyaç duyulan şey kahramanların parıltılı sahneleri değil; direnişi sisteme entegre etmeden, sömürü düzeninin köklerine yöneltecek olan o kolektif, örgütlü ve tavizsiz sınıf inadıdır.
Yorumlar (0)