İşte Gidiyorum Hoşça Kal
Kazım Koyuncu, kuzeyin asi rüzgârı gibi esti aramızda. Karadeniz’in dalgalarıyla yoğrulmuş bir sesti o; özgürlüğün, halkların kardeşliğinin ve onurlu bir yaşamın en yalın, en yakıcı ifadesi. Dağların, denizin ve ezilenlerin ortak hafızasında yankılanan türküleri, sadece nota ve sözden ibaret değildi. Onlar, direnişin kendisiydi. Bir halkın suskunluğuna karşı haykırış, bir coğrafyanın unutulmuş acısına karşı isyandı.
“Sıkılınca hepimiz aynı şarap oluruz,” derdi. Bu cümlede, bütün sınırlar erir giderdi. Türkülerinde ne ırk ayrımı vardı ne de dil duvarı. Mazlumların ortak kaderini, aynı acının bağında birleştirirdi. Sömürünün karanlık değirmeninde öğütülen emeklerin, aynı kadehte buluştuğunu hatırlatırdı. Çünkü o, ezilenin ezileni, susturulanı susturanı görürdü. Birlik, onun için yalnızca güzel bir laf değil, hayatta kalmanın tek yoluydu. Farklı topraklardan, farklı dillerden insanlar, onun sesinde aynı acıyı, aynı umudu paylaşıyordu. O şarap, hem acıyı hem de direnişi aynı anda içimizde dolaştırırdı.
Müziği bir mücadele aracı gibi kullandı. Söylenecek her sözü, telin tellerine, nefesin ritmine dönüştürdü. Devrimci duruşu, sahnenin tozlu ışıklarında değil, maden ocaklarının derinliğinde, fındık bahçelerinin terinde, denizin tuzlu öfkesiyle yoğrulmuştu. İktidarların yalanlarını, sermayenin doymak bilmez açlığını, doğanın sessiz çığlığını şarkılarına nakış gibi işledi. Onun türküleri, yalnızca dinlenmezdi; yaşanırdı. Her mısrada bir adım daha atardık o uzun yolda; özgürlüğe, kardeşliğe, onurlu bir yarına.
Çernobil’le gelen o kara bulut, onun ömrünü de gölgede bıraktı. Zamanın iktidarı, radyasyonun zehrini halktan sakladı. Sermayenin çıkarı, insan hayatından ağır bastı. Kuzeyin asi çocuğu, bu suskunluk yüzünden erken veda etti aramızdan. Ama o gidiş, bir son değil, yeni bir başlangıçtı. Çünkü sesi, bedenini çoktan aşmıştı. Bugün hâlâ dağlarda, deniz kıyılarında, meydanlarda, evlerin loş odalarında çalıyor. Her dinleyende yeniden doğuyor.
Kazım Koyuncu’yu anmak, yalnızca bir insanı yâd etmek değildir. O, bir duruştur. Bir vicdandır. Bir halkın, doğanın ve geleceğin ortak sesidir. Türküleri susturulamaz, çünkü onlar artık rüzgârın, dalganın ve kalplerin bir parçasıdır. Sıkıştığımız her anda, aynı şarabı paylaştığımızı hatırlatır. Ve o hatırlayış, direnişi diri tutar. Yaşamayı, mücadele etmeyi, kardeşçe durmayı öğretir. O, aramızdan ayrılmış olsa da, sesi hâlâ en önde, en asi, en umutlu şekilde yürüyor.
Kazım Koyuncu’nun doğrudan “Çernobil” adlı bir şarkısı yoktur. Ancak onun müziği, hayatı ve mücadelesi, 1986 Çernobil faciasının Karadeniz’e yansıyan zehrine karşı en güçlü seslerden biri olmuştur. Koyuncu, radyasyonun doğduğu topraklara getirdiği kanser dalgasını, iktidarın “ticaret ve turizm bozulmasın” diye gerçeği örtbas etmesini, halkın sessizce zehirlenmesini hem sözleriyle hem eylemleriyle ifşa eden bir sanatçı- aktivistti. Bu bağlamda “Çernobil şarkısı” derken, onun Çernobil farkındalığını, çevre mücadelesini ve hastalığının gölgesinde yarattığı son eserleri özellikle veda niteliğindeki “İşte Gidiyorum / Hoşça Kal” anlamak daha doğru olur.
Müziğin ve Direnişin İçinde Çernobil
Koyuncu’nun türküleri, Karadeniz’in asi dalgalarını, Laz-Hemşin-Gürcü kültürlerinin kardeşliğini ve ezilenlerin ortak acısını taşır. Çernobil ise bu acının somut, radyoaktif bir tezahürüdür. 1986 felaketinden sonra Karadeniz’de kanser vakaları dramatik şekilde artmış, yetkililer ise “çayda radyasyon yok” diye halkı sakinleştirmeye, hatta alay etmeye çalışmıştır. Koyuncu ise bunu suskunlukla karşılamamış; panelde, sahnede ve röportajlarda radyasyonun, sermayenin ve devletin tercihinin bir sonucu olarak işaret etmiştir. Onun için müzik, sadece ezgi değil, aynı zamanda bir uyandırma aracıydı. “Kötü şeyler gördük… Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya” sözleri, hem acıyı hem de inatçı ve mücadeleci yaşamı özetler. Hoşça kal Kazım Koyuncu
Yorumlar (0)