Rantın Gölgesinde Sürekli Sürgün Olan Halk
Roman halkı yüzyıllardır bu topraklarda varlığını sürdüren, ancak bir türlü kök salmasına izin verilmeyen bir topluluktur. Yurtsuz, mülksüz, çoğu zaman göçebe ya da yarı göçebe bir yaşam biçimiyle varla yok arasında ince bir çizgide tutunmaya çalışırlar. Vatandaşlık belgelerinin verdiği haklar bile pratikte ellerinden alınır; kamu hizmetlerine erişim, eğitim, istihdam ve barınma gibi en temel alanlarda sistematik engellerle karşılaşırlar. Adeta görünmez kılınmış bir halk olarak, toplumun kenarlarında hayatta kalmaya mahkûm edilirler.
Yakın geçmişte her ilde, her ilçede şehrin çeperlerinde, kendi elleriyle barakalardan ya da taşlardan yükselttikleri mahalleler vardı. Bu yerleşimler, yerel yönetimlerin çoğu zaman yüz çevirdiği, suyun ve elektriğin ancak arada bir ulaştığı, kanalizasyonun hiç düşünülmediği yerlerdi. Romanlar burada, doğayla iç içe, kendi dayanışma ağlarıyla ayakta durmaya çalışırlardı. Mahalleler, yoksulluğun ve dışlanmanın mekânı olsa da aynı zamanda bir yaşam alanı, bir bellek mekânıydı. Çocuklar oralarda büyür, müzik orada çalınır, günlük hayat orada kurulurdu.
Kapitalizmin kentleri rant alanına çevirdiği, her metrekarenin sermaye birikimine hizmet ettiği dönemde bu mahalleler birer birer hedef haline geldi. Gelişen şehirlerin merkezine yaklaşan, değer kazanan topraklar, Romanların elinden alındı. İstanbul’da Dolapdere, Tarlabaşı, Sulukule yalnızca birkaç örnektir. Yüzlerce Roman mahallesi, “kentsel dönüşüm”, “afet riski” ya da “yenileme” adları altında yıkıldı. Sorunlara çözüm üretmek yerine, yıkım ve sürgün politikası işletildi. Bu politika, bir halkın fiziksel mekânlarını ortadan kaldırmakla kalmadı; toplumsal bağlarını, geçim kaynaklarını ve belleklerini de parçaladı. Binlerce yıldır bu coğrafyada yaşayan insanlara her seferinde bir kez daha “burası artık sizin değil” denildi. Evleri başlarına yıkıldı. Yurtsuz, yuvasız, evsiz, barksız kalanlar nereye gidecekti?

Burjuva siyasetinin bu soruya verdiği yanıt, genellikle sessizlik ya da “sosyal yardım” maskesi altında yürütülen paternalist yaklaşımlardır. Rantın ve mülkiyetin kutsal sayıldığı bir düzende, en altta yaşayanların hakları kolayca yok sayılır. Romanlar, bu düzenin en görünmez ve en kolay yerinden edilebilir kesimlerinden biri olarak kalmaya devam eder. Onların sorunu, bireysel yoksulluk ya da “uyum” meselesi olarak sunulur; oysa asıl mesele, sistematik dışlama, ayrımcılık ve kentsel rantın halkın aleyhine işlemesidir.
Emekten ve emekçiden yana olduğunu söyleyen siyasi yapılar için de durum iç açıcı değildir. Roman halkı, sınıfsal olarak en güvencesiz katmanlarda yer almasına rağmen, çoğu zaman bu yapıların gündeminde hak ettiği yeri bulamaz. Ya “kimlik” meselesi olarak kenara itilir ya da yalnızca yardım ilişkisi çerçevesinde ele alınır. Oysa barınma hakkı, kentsel mekânın demokratikleştirilmesi, ayrımcılığa karşı etkili mücadele ve geçim kaynaklarının korunması, doğrudan sınıf politikasının parçasıdır. Emekten yana bir siyasetin ontolojisi, en kırılgan ve en görünmez emekçi kesimlerle organik bağ kurmayı, onların sorunlarını politik düzleme taşımayı gerektirir. Bu bağ kurulmadığında, söylem ile pratik arasındaki mesafe açılır; iddialar havada kalır.
Roman mahallelerinin birer birer tarihe karışması, yalnızca bir halkın yerinden edilmesi değildir. Bir toplumun en zayıf halkalarına nasıl davrandığının, adalet ve eşitlik iddiasının ne kadar samimi olduğunun da göstergesidir. Daha fazla gecikmeden, emekten yana güçlerin bu halkla temasını artırması, sorunlarını gerçek politik mücadele alanına taşıması gerekir. Aksi takdirde, yıkım ve sürgün politikası devam edecek; yurtsuz kalanlar bir kez daha kenara itilecek; varla yok arasında yaşama mahkûm edilenler, görünmezliklerini daha da derinleştirecektir. Bu, yalnızca Romanların değil, özgürlük- eşitlik iddiasında bulunan herkesin meselesidir.
Yorumlar (0)