Mohsen Namjoo'nun Yasaklı Melodileri Ait olduğu Topraklarda Dile Gelecek
Ne diktatörlük ne de dışarıdan dayatılan bir kurtuluş. Bu iki uç arasında sıkışmış bir halkın soluğu, kendi toprağının tozunda, kendi dilinin kırık hecelerinde aranır. Bir ülkenin kaderi, ne bir tahtın gölgesinde ne de başka bir tahtın gölgesinden sarkan iplerle çizilir. İnsan, kendi evinin eşiğinde dururken hem içeriye hem dışarıya bakabilir; birini görmek, ötekini yok saymayı gerektirmez.
İran’ın sokakları, uzun yıllardır iki sesle yankılanır. Biri, içerideki ağırlığın, yasakların, korkunun sesidir. Öteki ise uzaklardan gelen, “sizi kurtaracağız” diyen, ama kurtarıyorum diye genellikle yakıp yıkan ses. Bu iki ses, birbirini besler gibi görünür. Biri ne kadar baskınlaşırsa, öteki o kadar meşru görünür. Oysa gerçek, bu iki sesin arasında, sessizliğin içinde saklıdır. Sessizlik, ne boyun eğmenin ne de başkasının silahına sığınmanın adıdır. Sessizlik, kendi yolunu çizme cesaretinin adıdır.

Bir müzisyenin, yaklaşık 20 yıl sonra kendi toprağına dönmesi, yalnızca kişisel bir tercih değildir. O dönüş, bir halkın içindeki bölünmüşlüğü de yüzeye çıkarır. Kimileri için dönüş, uzlaşmadır. Kimileri için ihanet. Kimileri için ise, en zor yolun seçilmesidir: hem içerideki baskıya hem de dışarıdaki hesaplara karşı durmak. Bu duruş, kolay değildir. Çünkü her iki taraf da seni kendi saflarına çekmek ister. “Ya bizdensin ya onlardan” diye bağırırlar. Oysa hayat, bu kadar basit çizgilerden oluşmaz. Bir insan, hem kendi ülkesinin özgürlüğünü isteyebilir hem de o özgürlüğün başka bir gücün eliyle gelmesini reddedebilir. Bu, çelişki değil, tutarlılıktır.
Toprak, sadece harita üzerinde bir şekil değildir. Toprak, anıların, dilin, müziğin, yasın ve umudun biriktiği yerdir. O toprağa bomba düştüğünde, düşen yalnızca bir bina değil, bir çocuğun oyun alanı, bir yaşlının hatırası, bir gencin hayalidir. “Kurtuluş” adı altında gelen yıkım, yıkımdır. Adı ne olursa olsun. Aynı şekilde, içerideki baskı da, hangi gerekçeyle süslense süslensin, baskıdır. Biri diğerini meşrulaştırmaz. Bir faşistin başka bir faşisti devirmesi, halkın özgürlüğü değildir. Halkın özgürlüğü, halkın kendi eliyle, kendi sözüyle, kendi direnişiyle kurulur.
Bu yol, yalnızlık ister. Çünkü her iki taraf da seni yalnız bırakır. İçeridekiler, “dışarıya hizmet ediyorsun” der. Dışarıdakiler, “içeridekiyle uzlaşıyorsun” der. Oysa sen, yalnızca kendi vicdanına hizmet ediyorsundur. Vicdan, ne bir bayrağın ne de bir ideolojinin malıdır. Vicdan, insanın kendi içinde taşıdığı, bazen ağır, bazen kırılgan, ama her zaman kendi olan şeydir.
Bir ülke, yalnızca rejimden ibaret değildir. Bir ülke, o rejimden önce de vardı, o rejimden sonra da var olacaktır. İnsanlar, sokaklar, dağlar, denizler, dil, müzik, yas, aşk… Bunlar rejimlerin ötesindedir. Rejimler gelir, gider. Emperyal hesaplar kurulur, bozulur. Ama toprak kalır. Ve o toprakta yaşayanların hakkı, hem baskıdan hem de müdahaleden kurtulmaktır. Bu hakkın peşinden gitmek, ne ihanettir ne de saflık. Bu, en temel insanlık hâlidir.
Belki de asıl mesele, “mümkün mü” sorusunun cevabında değil, “nasıl mümkün olacak” sorusunun peşinde koşmaktır. Çünkü mümkün olan şey, çoğu zaman önce imkânsız görünür. Sonra birileri, yalnız başına, kendi yolunu çizer. Sonra o yol, başkalarına da açılır. Sonra bir gün, ne içerideki baskı ne de dışarıdaki gölge, o yolun üzerinde durabilir.
İnsan, kendi evinin eşiğinde dururken hem içeriye hem dışarıya bakabilir. Bakmak, görmek, reddetmek, seçmek… Bunlar, aynı anda yapılabilir. Ve belki de yapılmalıdır. Çünkü başka türlü, ne özgürlük kalır ne de ülke.
Yorumlar (0)