Mutlak Butlanla , Mutlak Zafere

Mutlak Butlan Başkanı , gençlik yıllarında opera salonlarında sabahlayıp, Saraydan Kız Kaçırmaya âşık olmuş bir jenerasyonun, Mozart’ı yanlış anlamış neferlerinden biridir. Mozart’ın bu efsane eserinden öyle etkilendi ki, sanatın zarafetini siyasete taşımak istedi. Operayı siyasete tercüme etti… malumunuz operayı yanlış okuduğu için oyun biraz, pardon bayağı garipleşti Mutlak başkan saraydan mutlak butlan kaptı.

 Mutlak Butlanla , Mutlak Zafere

Saraydan Mutlak  Butlan Kaçırma  Operası

 

Mutlak Butlan Başkanı  , gençlik yıllarında opera salonlarında sabahlayıp, Saraydan Kız Kaçırmaya âşık olmuş bir jenerasyonun, Mozart’ı yanlış anlamış neferlerinden biridir.

Mozart’ın bu efsane eserinden öyle etkilendi ki, sanatın zarafetini siyasete taşımak istedi. Operayı siyasete tercüme etti…  malumunuz operayı yanlış okuduğu  için oyun biraz, pardon bayağı garipleşti

Mutlak başkan  saraydan mutlak butlan kaptı.

    Perde İndi

Genel merkez binasının loş koridorlarında, yılların tecrübesiyle parıldayan gözler, zaferin ilk adımlarını müşahede ediyordu. Genel Başkan, o mübarek zat, ellerini ovuşturarak pencereden dışarıyı seyrediyordu. “Aldım,” dedi içinden, “binayı aldım.” Hukukun en zarif yollarından biriyle: mutlak butlan. Yani her şey sıfırdan, her şey yeniden, her şey tam anlamıyla yok hükmünde. Pardon, dil sürçmesi. Halkı aldatmak değil tabii, halkı almak. Çünkü halkın malı, halkın malıdır.

80 yaşın getirdiği o eşsiz olgunlukla gülümsedi. Acele etmenin alemi yoktu. Gençler heyecanlanır, acele eder, hata yapar. O ise tecrübenin efendisiydi. “Er ya da geç,” diye mırıldandı, “bu halk da anlayacak.” Önce genel merkez, sonra il binaları, en nihayetinde o büyük halk denizi. Hepsi zamanı gelince usulca, usulcacık cebe indirilecekti.

Arkasındaki en büyük güvenceyi düşündükçe içi rahatlıyordu. Saray. O muhteşem, o heybetli, o her daim aydınlık saray. Oranın bahçesinde yürümek ne büyük nimetti. Sabahın erken saatlerinde, çiğ düşmüş çimenlerin üzerinde, elinde bastonuyla ağır ağır attığı adımlar, adeta bir iktidar provasıydı. Kuşlar ötüyor, rüzgar hafifçe esiyor, o da kendi kendine konuşuyordu: “Burası benim gelecek mekanım. Buradan Türkiye’yi idare etmek ne güzel olacak.”

Bazı safdil gazeteciler soruyordu: “Sayın Genel Başkan, niye bu kadar sakin ve sabırlısınız?” Cevabı hazırdı: “Çünkü ben 80’lik bir çınarım. Çınarlar acele etmez. Fırtınaları bekler, kök salar, dal budak verir.” Aslında kastettiği şuydu: “Benim arkam sağlam. Siz anlamazsınız.” Ama bunu yüksek sesle söylemek yerine, hep o mütevazı, o bilge, o “halka hizmet” edasını takınıyordu. Halkı sevmek, halkı anlamak, halkı… almak.

Parti içindeki muhaliflere karşı da fevkalade nazikti. “Kardeşim,” diyordu, “gelin kucaklaşalım.” Kucaklaşmak kelimesi burada mecaziydi elbette. Kucaklaşmak, yani saf dışı bırakmak, delegeleri ikna etmek, oyları yönlendirmek, mutlak butlan ilanıyla kongreleri yenilemek. Hepsi usulüne uygun, hepsi demokratik, hepsi “halkın iradesi” diye diye.

Bazen gece yarısı uyanıyor, sarayın bahçesindeki o hayali yürüyüşünü düşünüyordu. Cumhurbaşkanı olunca ilk işi ne olacaktı? Tabii ki o meşhur balkon konuşmasını yapmak. Ama bu sefer balkon, sarayın en büyük balkonu olacaktı. Altında yüz binler değil, milyonlar. “Sevgili halkım,” diyecekti, “sizi aldım… pardon, siz beni aldınız. Bu zafer hepimizin.”

Ekonomiden anlamasa da ekonomistleri dinliyordu. “Enflasyon düşecek,” diyorlardı. “Nasıl?” diye soruyordu. “Siz genel başkan olarak devam edin, gerisini bize bırakın.” Bu cevap hoşuna gidiyordu. Çünkü o zaten genel başkandı. Hem de binayı alan, halkı sırayla alacak olan genel başkan.

Muhalefet içindeki rakiplerini de teker teker düşünüyordu. Birkaçı hâlâ direniyordu. Ama ne gam? 80 yaş tecrübesiyle biliyordu ki, direnenler ya yorulur ya da “mutlak butlan” ilan edilir. Hukuk her şeyi çözer. Hele bir de arkanda saray varsa, hukuk daha da esnek olur.

Halkın sesini dinliyordu tabii. Çay ocaklarında, kahvehanelerde, “Bu adam niye hâlâ burada?” diye soranları duyuyordu. Gülümsüyordu. “Onlar anlamaz,” diyordu içinden, “onlar genç. Sabır nedir bilmezler. Ben sabrın ta kendisiyim. Bir gün gelecek, beni arayacaklar. Çünkü alternatif yok.”

Bazen aynanın karşısında prova yapıyordu. Yürüyüşü, konuşmayı, o bilgece baş sallamayı. “Milletim,” diyordu aynaya, “ben sizi satacağım… pardon, ben sizi satmayacağım.” Dil sürçmesi yine. Ama önemli değildi. Çünkü halk alışmıştı. 80 yıllık hayat, biraz sürçme hakkını doğurur.

Sarayın bahçesindeki o yürüyüş, her geçen gün daha anlamlı hale geliyordu. Adımları yavaş ama kararlıydı. Bastonu toprağa vurdukça, sanki “Yakında, yakında” diyordu. Arkadaşları, danışmanları, yandaşları etrafında pervane oluyordu. “Sayın Başkan, siz olmasanız biz ne yapardık?” diyorlardı. O da mütevazı bir edayla, “Hiçbir şey,” diye cevap veriyordu içinden.

Evet, genel merkez binası alınmıştı. Sıra halktaydı. Ama acele yoktu. 80 yaşın getirdiği o muhteşem tecrübe, ona zamanın en büyük müttefik olduğunu öğretmişti. Saray bahçesinde, güllerin arasında, iktidarın hayalini kurarken, kendi kendine mırıldanıyordu:

“Er ya da geç… Mutlak butlanla, mutlak zafer gelecek.”

Ve bastonuyla bir kez daha toprağa vurdu.

Yürüyüş devam ediyor.

Yazar cemil baran

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış