Pinochet , Hayalini Alkışlayan Diktatör.

Yıllar geçiyor, Pinochet’nin dönemi bitiyor. Londra’da bir otel odasında tutuklanıyor, alışveriş turunda. Gazeteler yazıyor: “Diktatör yakalandı.” Şili’de sokaklar doluyor, ama bu sefer farklı bir coşkuyla. Eski sinema salonu hala ayakta belki, ama artık filmler farklı. Kimse zorla ayağa kalkmıyor. Pinochet’nin o gecesi, kulaktan kulağa anlatılıyor: Kılık değiştirmiş, halkın sevgisini ölçmeye gitmiş, ama ölçtüğü şey kendi korku imparatorluğuymuş.

Pinochet , Hayalini Alkışlayan Diktatör.

Diktatör

Augusto Pinochet, Şili’nin o sert yıllarında, bazen merak eder olmuş: “Acaba halk beni gerçekten ne kadar seviyor?” Bu soruya cevap aramak için en sevdiği yöntem, kılık değiştirmekmiş. Bir gün, eski bir şapka, kalın bir palto ve sahte bir bıyıkla evden çıkmış. Artık o, sıradan bir dede gibi görünüyor; kimse dönüp bakmıyor. İçinden geçiriyor: “Mükemmel, gizli servislerim bile beni tanımadı. Demek ki günlük hayatta doğalım.” Hedefi belli: Şehir merkezindeki büyük sinema salonu. Bilet alıyor, pop corn bile alıyor , diktatörlükte bile küçük zevkler var sonuçta.

Salon yavaş yavaş doluyor. Yanında oturanlar, önündeki sıra, arkadaki gençler; herkes sıradan Şilililer. Pinochet koltuğuna yerleşiyor, bacak bacak üstüne atıyor. “Bugün rahat bir gün,” diyor kendi kendine. Işıklar sönüyor, perde parlıyor. Film başlıyor: Devlet destekli bir yapım, tabii ki ulusal kahramanları anlatan cinsten. Derken, ekranda beliriyor: Pinochet’nin kendisi. Üniformalı, madalyaları parlayan, kararlı bakışlı bir portre. Salon aniden hareketleniyor. Herkes ayağa kalkıyor, eller çırpılıyor, “Yaşasın general!” diye bağırışlar yükseliyor. Bazıları yumruklarını sıkıyor, bazıları sanki milli marş söylüyormuş gibi coşkuyla katılıyor.

Pinochet, bu manzara karşısında keyiften eriyor. Koltuğunda geriye yaslanıyor, göğsü kabarıyor. “Bak hele,” diyor içinden, “beni tanımadıkları halde bu kadar heyecanlanıyorlar. Bu gerçek bir bağlılık! Ben bir ulusal ikonum, efsaneyim resmen.” Gururla gülümsüyor perdeye, belki bir an için kendini o ekrandaki kahramanla özdeşleştiriyor. Alkışlar giderek şiddetleniyor, salon adeta bir miting alanına dönmüş. Pinochet daha da yayılıyor koltuğuna, neredeyse kollarını açıp “Evet, benim!” diye bağıracak.

Tam o sırada, yanındaki adam – orta yaşlı, yorgun bakışlı bir işçi tipi – eğiliyor yavaşça. Kulağına fısıldıyor: “Kardeşim, kalk ayağa. Burası sivil polis kaynıyor. Şu herif için başını derde sokmaya değmez. Sen de alkışla, geçsin gitsin.” Pinochet bir an donuyor. O coşku dolu alkışlar, birden başka bir tını kazanıyor kulağında. Kalkıyor mecburen, ellerini birbirine vuruyor, ağzından zoraki bir “Yaşasın!” çıkıyor. Ama artık keyfi yok. Film devam ediyor, ama onun için gece bitmiş gibi.

Düşünün bir kere: Ülkeyi yöneten adam, kendi resmini alkışlamak zorunda kalıyor. Çünkü o yarattığı sistemde, alkışlamamak riskli bir iş. Herkes rol yapıyor, herkes biliyor ki duvarların kulakları var. Pinochet eve dönerken, peruğunu çıkarıp aynaya bakıyor belki. “Halk beni çok seviyor,” diyor yine kendine. Ama o fısıltı takılıyor aklına: “Alkışla, geçsin gitsin.” Ertesi gün sarayda, ekonomi danışmanlarıyla toplantı yapıyor, “mucize”den bahsediliyor. Dışarıda fabrikalar yabancılara satılıyor, işçiler susuyor. Çünkü susmak, hayatta kalmak demek.

Yıllar geçiyor, Pinochet’nin dönemi bitiyor. Londra’da bir otel odasında tutuklanıyor, alışveriş turunda. Gazeteler yazıyor: “Diktatör yakalandı.” Şili’de sokaklar doluyor, ama bu sefer farklı bir coşkuyla. Eski sinema salonu hala ayakta belki, ama artık filmler farklı. Kimse zorla ayağa kalkmıyor. Pinochet’nin o gecesi, kulaktan kulağa anlatılıyor: Kılık değiştirmiş, halkın sevgisini ölçmeye gitmiş, ama ölçtüğü şey kendi korku imparatorluğuymuş.

Bu hikaye, güç denen şeyin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor aslında. Bir adam, bütün bir ülkeyi korkutuyor, ama sonunda kendi korkusuyla yüzleşiyor bir sinema koltuğunda. Alkışlar sürüyor dışarıda, mitinglerde, törenlerde. Ama herkes biliyor: O alkışlar, gönülden değil, mecburiyetten. Ve bir gün, o mecburiyet kalkınca, sessizlik başlıyor. Sonra başka sesler yükseliyor.

Pinochet’nin sinema macerası böyle bitiyor: Gururla başlayan bir akşam, zorunlu bir alkışla noktalanıyor. Eve dönerken belki düşünmüştür: “Yarın daha büyük bir portre astırayım.” Ama o fısıltı, hep kalıyor geride. Çünkü gerçek güç, zorla alkışlatmak değilmiş meğer. Zorla alkışlananlar, bir gün unutuluyor. Şili bugün başka filmler izliyor, başka kahramanlar alkışlıyor. O eski salonlarda artık kimse “Kalk ayağa” demiyor. Işıklar söndüğünde, herkes rahatça oturabiliyor koltuğuna. Ve bu, en büyük zafer belki de.

Yazar cemil baran

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış