Sındı Deresi’nde bir eve tesadüfen adım attığım günden bu yana tam on beş yıl geçmiş. Tek başıma girdiğim evde karşılaştığım manzara beni derinden etkilemişti. Hâlâ o anı hatırladığımda irkilirim. Kimler yaşamıştı bu evlerde? Solda yarım kalmış bir inşaat vardı. Neden yarım kalmıştı acaba? Üstelik oldukça büyük bir yapıydı. Binanın taş yapısı mükemmeldi; ama ne yazık ki kapı ve pencereleri henüz takılmamıştı.
Aklımda onlarca soruyla, ıssız evin dar koridorlarına dalmadan önce, girişte yan yana asılmış üç palto dikkatimi çekti. Renkleri birbirine yakın olan bu paltolar neredeyse yeni gibiydi. Birinin içi kuzu yünüyle kaplıydı, diğeri baharda giyilebilecek türdendi, üçüncüsü ise en açık renkte ve oldukça inceydi. Demek ki üçüncü palto yaz aylarında giyilmek içindi. Bu paltoların markası ise ayrı bir merak uyandırdı bende. Markayı görünce, ilk gençliğimde yaşadığım bir anı canlandı gözümde:
İstanbul Beyazıt Meydanı’nı dolaşıyoruz. Karşımızda, dev puntolarla bir elbise reklamı... Gülen bir adam, üzerinde bir palto ve altında iri harflerle yazılmış marka… O yılların en gözde markasıydı bu ve bizim gibi küçük yerleşim yerlerinde ona ulaşmak neredeyse imkânsızdı. Herhalde burada yaşayan, evin sahibi olan kişi, resmi yerlere giderken bu paltoları giyiyordu diye düşündüm kendi kendime.
Bu düşüncelerle dolanırken çatısı çökmüş kilerdeki yağ cereleriyle ahşap büyük bir buğday ambarıyla karşılaştım. Mutfakta kullanılan malzemeler dikkatimi çekti. Duvarda raflar, siniler, oklavalar ve daha nice eşya vardı. Mutfakta buzdolabının kapağı açıktı. İçinde hazır yiyecekler, her türlü ilaç, kapağında ise kapalı sütler ve yumurtalar bulunuyordu. Yatak odasında bir karyolanın üzerindeki döşek ve yorganın renkleri solmuş, kirlenmiş durumdaydı. Yüklüklerin kapakları açıktı, içleri boştu. Sandalyeler ve odanın genel hali, bir bekârın yaşadığı bir mekânı andırıyordu.
Bu mekânda yaşayan kişiyle yıllar önce tanışmıştım. Bir gün Sındı Deresi’nde dolaşırken yine bu mekâna rastlamıştım. Geniş bir arazide inşaatı tamamlanmamış dört duvarlı bir bina, önünde büyükçe bir havuz ve sağda tek katlı bir ev vardı. Bu evin önünde, uygun olmayan bir kıyafetle tahta bir sandalyede otururken bulmuştum onu. Beni gördüğünde pek de memnun olmayan bir tavırla ayağa kalktı, elini uzatıp “Hoş geldiniz” dedi. Üzerindeki beyaz içlik ve donla beni karşılayan bu kişi, yörede Mümtaz Bey olarak bilinen şahıstı.
Oturduğu ev bu ailenin evidir. Mümtaz Demirel… Dedemiz, Yeşil Osman lakaplı Osman Aydeniz’in kahvesine her akşamüstü gelirmiş. Cebine koyduğu bademle birlikte akşam sofralarına ortak olurmuş. Ardından hafif bir demleme ve fasıl başlarmış. Yaka Köyü’nden, okuma yazması olmayan Celal Tokcan hem sesi hem de kemanıyla ortamı şenlendirirmiş. Bu arada Mümtaz Bey de darbukasıyla fasla eşlik edermiş. Kahvede daha kimler varmış bir bakalım: Sındı Köyü’nden Barbali ve Tülü Amca, Yaka Köyü’nden Hayri Fidan… Mümtaz Bey, Sındı Köyü’nde Ağa sülalesinin son temsilcisidir. Abisi Mehmet Bey ile birlikte köyde muhtarlık yapmışlardır. Mehmet Bey daha sonra ailesiyle birlikte İzmir Karşıyaka’ya göç eder ve orada küçük bir oyuncak dükkânı açar. Oysa Mümtaz Bey, doğduğu köyü hiçbir zaman terk etmez.
1924 doğumlu Mümtaz Bey, Bodrum ilçesinin en güzel kızlarından biriyle evlendirilir. Her iki aile de o yıllarda mal varlığı bakımından oldukça zengindir. Kız tarafı aslen İstanköy Adası’ndan gelen bir ailedir. Mümtaz Bey ise uzun boylu, yakışıklı ve kibar bir beyefendi olarak tanınır. Çiftin arka arkaya iki oğulları olur. Ancak bilinmeyen bir sebeple anne, iki çocuğunu alarak Bodrum’a, baba evine döner ve bir daha da geri dönmez. Mümtaz Bey bu konuyu hiçbir zaman açmaz, açılmasına da izin vermez.
Böylece Mümtaz Bey, bu evde tek başına yıllarını geçirir. Bir zamanlar kazanların kaynadığı, onlarca insanın doyurulduğu bu mekân artık sessizliğe gömülmüştür. Hayatının son günlerine kadar bu evde tek başına yaşamış, her gün tıraşını olmuş, saçlarını taramış, ütülü ve temiz takım elbiseleriyle toplum içinde yer almaya devam etmiştir. Uzun yüzü ve bu yüze uygun burun yapısıyla adeta Fatih Sultan Mehmet’i andırır, sanki saray kökenli olduğunu ispatlar gibidir.
Peki, Mümtaz Bey’in soy kütüğü nereye kadar uzanır? Ailesi bu köye nasıl gelmiştir? Sındı Mezarlığı’nda duvarla çevrilmiş özel bir bölümde yatan önemli kişilerin mezarları bize bu aile hakkında bazı ipuçları verir. Mümtaz Bey, Ahmet Bey diye bilinen bir ağanın beş çocuğundan biridir. Bir abisi ve üç kız kardeşi vardır. Dedesi ise köyde pek hoş anılarla hatırlanmayan İzzet Ağa’dır. İzzet Ağa, kız kardeşini 1912 yılında Süleymaniye Nahiyesi olarak yeniden düzenlenen Cumalı Köyü’ne atanan Nahiye Müdürü Omar İhsan Efendi ile evlendirerek ailenin geleceğini garanti altına alır. Oysa aynı yıl Reşadiye Nahiyesi’ne atanan Mirat Efendi, ağaların baskısına dayanamayarak istifa eder ve kenti terk eder.
1929’daki Dünya Ekonomik Krizi ile birlikte Reşadiye ve Sındı ağaları da bu krizden etkilenir ve ekonomik olarak çökerler. Ardından patlak veren İkinci Dünya Savaşı işleri daha da kötüleştirir.

1- Mümtaz Demirel Sındı Köyün son beylerinden...
2- Bekir Ünal Datça’da bir marka yaratma mücadelesi veriyor (taş ustası Bekir Usta'nın torunu)...
3- Adem Pehlivan Datça’da marka yaratma mücadelesi veren Mehmet Pehlivan oğlu Adem Pehlivan...
MÜMTAZ BEY’DEN GERİYE DOĞRU KISACIK BİR HATIRLATMA
Sındı Beylerinin son kuşağını oluşturan Mümtaz ve Mehmet Beyler ile üç kız kardeşten geriye doğru gidersek, hatta en başa dönmek istersek, Kanuni Sultan Süleyman’ın Rodos Seferi’ne uzanmamız gerekir. Osmanlı’nın ihtişamlı döneminde, Kanuni Rodos’u fetheder. Bu zaferde Ali Giridi adlı bir amiral büyük başarılar gösterir. Sonraki yıllarda Osmanlı Yönetimi, bu amiralin ailesinden Mehmet Ali Ağa’yı Reşadiye Yarımadası’na vali olarak atar. Yıl 1680 civarıdır. Mehmet Ali Ağa, Reşadiye’de bir tepeye yerleşir ve artık bu yarımadanın hâkimidir.
Zamanla aynı aileden bir başka kişi, Betçeli Ahmet Ağa, Sındı Köyü’ne yerleşir. Mersincik Çiftliği ona düşer. Köyün en gerisindeki bir tepeye, Rodoslu ustalara yaptırdığı iki katlı bir malikâne inşa ettirir. Bu yapının taş duvarları hâlâ ayaktadır; fakat zamanla ahşap bölümleri yok olmuştur.
SON SÖZÜMÜZ SINDI KÖYÜ’NÜN YENİ BEYLERİNE
600 yıl hüküm sürmüş bir imparatorluğun son 250 yılında var olmuş bir aileden söz ediyoruz. Mehmet Ali Ağa ve onun ardılları… Bu aile, bu topraklara gelmiş ve Osmanlı’yı layıkıyla temsil etmiştir. Vergileri toplamış, askerlik işleriyle ilgilenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra da bu aileler varlıklarını sürdürmüşlerdir. Halk arasında artık onlar “Yöresel Beyler” olarak anılmışlardır. Ahmet Bey, Mehmet Bey, Mümtaz Bey örneklerinde olduğu gibi…
Aynı aileden İzzet Ağa ise köyün yaşlıları tarafından hâlâ hatırlanır. Feodal yapıdan kapitalist üretim tarzına geçilirken, bu toprakların hâkim sınıflarına hitap şekli de değişmiştir. Türkiye, ağalık düzenini tasfiye etmeye başladıkça Sındı Köyü de bu değişimden nasibini almıştır. Beylerin bazıları mallarını satıp çocuklarının geleceğini başka yerlerde ararken Mümtaz Bey, ailesini kaybetme pahasına bu toprakları terk etmemiş ve hayatının son günlerini dramatik bir şekilde burada geçirmiştir.
Denizle ilişkisi olmayan, karasal iklimin hâkim olduğu bu köy; yıllarca ağaların üssü olmuştur. Arazisi yeterli olmayan bu köyde, son yıllarda özellikle esnaf ve mutfak elemanı sayısında büyük bir artış yaşanmıştır. Dahası, iki kardeşimiz bu köyden çıkıp kendi markalarını yaratmışlardır. Mehmet Pehlivan “Pehlivan” markasıyla, Bekir Ünal ise “Datça Köy Ürünleri” markasıyla ülke çapında tanınan değerler olmuşlardır.
Arkalarında büyük bir emek ve alın teri bulunan bu iki marka, 21. yüzyılda artık Sındı Köyü’nün yeni beylerini temsil etmektedir.
Yorumlar (3)
Özer Çiner
2 ay önce / 28.01.2026Emeğine sağlık sevgili Hasan. Kutluyorum.
Beğendim 0 | Beğenmedim 0 | Cevapla
Aliş Tokoğlu
2 ay önce / 27.01.2026Harikasın Hasan hoca emeğine kalemine çabalarına yüreğine sağlık
Beğendim 0 | Beğenmedim 0 | Cevapla
Halil Güney
2 ay önce / 27.01.2026Yazar, toplumu için ham ayna hem ışıldaktır, diye bir söz var. Bu söz tam size göre kutluyorum.
Beğendim 0 | Beğenmedim 0 | Cevapla