Sendikaların İşlevi
Siyasetin dili ile pratiği arasındaki mesafe açıldığında, kavramlar yalnızca içi boş ezberlere dönüşür. Bugün Türkiye’de kamu sendikacılığı ve sol siyasi pratik; kendi söyleminin vaat ettiği ile eyleminin sınırları arasına sıkışmış yapısal bir krizin içindedir. Bu kriz, basit bir irade eksikliği değil; "denge siyaseti" adı verilen bilinçli bir geri çekilme ve statükoya eklemlenme/yedeklenme sürecinin kurumsallaşmasıdır. Emekçinin sendikal düzeyde içine itildiği bu yalnız bırakılmışlık karşısında bu metin; etiketin altındaki boşluğu deşifre etmeyi, denge siyasetinin savunma kalkanlarını kırmayı ve sınıf mücadelesinin kurucu gerçekliğini yeniden hatırlatmayı amaçlayan bir yapısal eleştiri denemesidir.
Sendika Kimin İçin Vardır?
Sendika, sınıf uzlaşmasının değil sınıf çatışmasının ürünüdür. Emekçinin idare, işveren veya doğrudan siyasi iktidar karşısında tek başına güçsüz olduğu yerde, kolektif bir irade ve güç örgütü olarak doğmuştur. Bu köken, sendikaya yalnızca bir yetki değil, doğrudan emekçinin yanında durma zorunluluğunu barındıran kurucu bir yükümlülük yükler. Karşısındakinin değil. Dolayısıyla sendikanın mevcut ya da müstakbel siyasi iktidar karşısındaki konumu; dönemsel ittifaklara, kurumsal denge hesaplarına veya makro-siyasi kaygılara göre değil, bütünüyle sınıfın bağımsız çıkarlarına göre şekillenmek zorundadır. Sendika, ne şimdi ne de gelecekte siyasi iktidarın uyumlu bir arka bahçesi veya devlet aklının onay makamı olamaz.
Türkiye’de kamu emekçilerinin sendikal hakları yasal kısıtlar altındadır. Grev hakkı yoktur ve toplu sözleşme imkanları sınırlandırılmıştır. Ancak bu kısıtlar, sendikal zihniyetin nereye konumlandığını belirlemez. Yasal sınırlar içinde bile bir sendika; baskı karşısında ses yükseltmeyi, idarenin diliyle konuşmamayı ve üyesini yalnız bırakmamayı tercih edebilir. Meşruiyet tam olarak bu noktadan doğar. Sendika bu seçimden kaçtığında ise sınıfın değil statükonun hizmetine girmiş demektir.
Tarihsel İddia ve Diyalektik Çelişki
DEM Parti ve bileşenleri, ezilen halkların ve emekçi sınıfların yanında olma iddiasını onlarca yıllık mücadele birikiminin üzerine inşa etmiştir. Parti programı bugün de kamu emekçilerinin grev hakkı, güvenceli çalışma ve sendikal özgürlüklerin genişletilmesi gibi temel ilkeler üzerinden aynı zemini taşımaya devam etmektedir.
Bu iddia güçlüdür; fakat tam da bu nedenle ağır bir sorumluluk yükler. Söylem ne kadar güçlüyse, pratiğin o söylemin gerisinde kalması o kadar derin bir diyalektik çelişki üretir. O çelişki bugün kamu emekçileri örgütlenmesinde somut bir tablo olarak durmaktadır.
Söylemde Radikalizm, Pratikte Bürokratizm
Kamu emekçileri alanında faaliyet yürüten KESK bileşenlerinde, söz konusu siyasi fikriyatı taşıyan yöneticiler toplantılarda, açıklamalarda ve yazılı metinlerde güçlü bir emek dili kullanmaktadır.
Ancak söz fiili duruma geldiğinde; yani bir kamu emekçisi keyfi görev değişikliği, haksız disiplin süreci, sistematik dışlama veya siyasi kimlik nedeniyle ayrımcılıkla karşılaştığında tablo değişmektedir. Sendikanın kapısını çalan emekçinin karşısında bulduğu şey ne dayanışma ne de idareye karşı bir duruştur. Karşılaşılan şey; kurumsal ilişkileri koruma kaygısı, denge gözetme refleksi ve prosedüre sığınma tavrıdır. Söylemde radikal olan yönetici, pratikte denge siyasetinin içine çekilmektedir.
Bu tablo, Lenin’in örgütün imkânlarını kullanan ancak bu imkânları korumak adına sınıf çıkarından taviz veren kadro tipini niteleyen sendika aristokrasisi kavramıyla tarif ettiği yapısal zihniyetin tutarlı bir ürünüdür. Örgüt amaç haline geldiğinde temsil edilmesi gereken sınıf araçsallaşırken şikâyetler prosedüre, mücadele ise bürokratik bir ritüele dönüşür. Dahası bu zihniyet, idarenin baskısına maruz kalan emekçiyi kendi örgütünün gözünde kurumsal ahengi bozan bir sorun kaynağına dönüştürmektedir.
Denge Siyasetinin Savunma Kalkanları: Beka ve İttifak
Denge siyaseti yürüten zihniyet, bu geri çekilmeyi bir teslimiyet olarak değil, "taktiksel bir mecburiyet" olarak sunarak kendi bahanesini üretmeye çalışır. Bu noktada iki temel savunma argümanı öne sürülür. Birincisi, ağır siyasi baskı ortamında kurumların bekasının başlı başına bir direniş olduğu iddiasıdır. İkincisi ise, idarelerle kurulacak makro-siyasi demokratikleşme ittifaklarının, dar çerçeveli sendikal itirazlara feda edilmemesi gerektiği tezidir.
Bu bir yanılsamadır. Kurumu korumak adına, o kurumun varoluş sebebi olan sınıfın çıkarları araçsallaştırıldığında yapının içi tamamen boşalır. Geriye yalnızca tabela, yani etiket kalır. Tabanın somut ve yakıcı sorunlarına kurumsal dengeler uğruna sırt dönerek inşa edilen hiçbir makro-siyasi ittifak tabanda organik bir karşılık bulamaz. Sınıfı özne olmaktan çıkaran bu taktiksel esneklik, örgütü statükonun uyumlu bir aparatına çevirir.
Yapısal Transformizm ve İradesizleşen Merkez
Sendika düzeyindeki bu tablo, DEM Parti genel merkez yapılarına yabancı değildir. Yazılı emek politikalarının fiili pratikte nerede karşılıksız kaldığı görülmekte ancak yine de müdahale edilememektedir. Bu müdahalesizlik hali yalnızca bir irade noksanlığı değil; merkezin de koalisyon ortaklıkları, seçimsel hesaplar ve kurumlar arası ilişkilerin hassasiyeti üzerinden aynı denge siyasetine sıkışmış olmasının sonucudur.
Böylece sendikanın denge siyasetine sığındığı ve siyasi yapının da aynı denge siyasetinin arkasına gizlendiği bir tablo tamamlanmaktadır. Bu süreç; radikal bir hareketin söyleminin yalnızca bir vitrin olarak korunup, kurumsal pratiğin usulca sisteme entegre olmasından ibarettir. Söylem kitle nezdinde meşruiyeti üretirken, işletilen denge siyaseti ise mevcut baskı ilişkilerini pekiştirmektedir.
Politik Yabancılaşma ve Örgütsel Atomizasyon
Baskıyla karşılaşan emekçi, sendikasının ve partisinin kapısında aynı denge refleksiyle karşılaştığında süreç psikolojik bir hayal kırıklığından ziyade, yapısal bir politik yabancılaşmaya evrilir. Örgütlü bir itiraz kanalı bulamayan emekçinin kolektif alandan çekilmesi, beraberinde bir örgütsel atomizasyonu getirir. Bu sessizleşme hali, bireysel bir tercih değil; denge siyasetinin emekçiyi "özne" olmaktan çıkarıp "prosedürün bir nesnesine" indirgemesinin kaçınılmaz sonucudur.
Bu metin bir ıslah çağrısı değildir; çünkü ortaya konan tablo bir yönetim hatası değil, bilinçli bir yapısal tercihtir. Ezilenlerin yanında olma iddiası, sınıf mücadelesini kurumsal dengelere kurban eden bu tercihi uzun süre taşıyamaz. Söylem ile pratik arasındaki bu derin yarılma, önce emekçinin örgütsel bağını, ardından hareketin tarihsel meşruiyet zeminini tasfiye etmektedir.
Sessizlik bir yanıt değildir. Yapısal bir hesaplaşma bir tercih değil, diyalektik bir zorunluluktur.
(Karar alıcılara yönelik yapısal bir ihtarı ve militan sendikal hat zorunluluğunu içeren ikinci bölümle –“Kurumsal İhtar ve Militan Sendikacılık”– devam edecek…)
Yorumlar (0)