Sosyal Maskenin Ardındaki Çöküş

Mevcut yerel iktidar pratiğinin en belirgin karakteri, emeği bir hak öznesi olmaktan çıkarıp, salt bir "itaat nesnesine" indirgeyen otoriter yönetim aklıdır. Bugün belediyelerde karşılaştığımız tablo, kamu hizmeti üretimi değil; çalışanların potansiyel birer "suçlu" veya "asalak" olarak kodlandığı bir gözetim ve cezalandırma rejimidir. Zihinsel ve örgütsel emeği değersizleştirip çalışmayı yalnızca kaba bedensel efora indirgeyen bu sağ-popülist anlayış; belediyeleri kamu kurumu olmaktan çıkarıp personeli sürekli “olağan şüpheli” muamelesi gören yarı-açık cezaevi benzeri yapılara dönüştürmektedir. Bu zihniyete göre değerli olan üreten akıl değil; yalnızca emir alan ve bedenen yıpranan bir vücuttur.

Sosyal Maskenin Ardındaki Çöküş

İdeolojik İflas ve Sağcılaşmanın Bedeli

Türkiye siyasetinde yerel yönetimler, uzun bir süredir büyük bir yanılsamanın gölgesinde. Dün Aydın’dan başlayarak bugün İzmir’den Afyon - Bolu oradan Ankara’ya uzanan hatta; kendisini sözde "halkçı" ve "sosyal demokrat" olarak tanıtan bazı yerel iktidar odakları, uygulamada savunduklarını iddia ettikleri değerlerin tam tersi bir istikamete savruluyor. Bu savrulma; emeğin değersizleştirildiği, statüko ile uzlaşıldığı ve partinin ideolojik omurgasının "sağcılaşma" uğruna parçalandığı bir iflas tablosudur.

İşçiye Sosyal Linç, Muktedire İltifat

Mevcut yerel iktidar pratiğinin en belirgin karakteri, emeği bir hak öznesi olmaktan çıkarıp, salt bir "itaat nesnesine" indirgeyen otoriter yönetim aklıdır. Bugün belediyelerde karşılaştığımız tablo, kamu hizmeti üretimi değil; çalışanların potansiyel birer "suçlu" veya "asalak" olarak kodlandığı bir gözetim ve cezalandırma rejimidir.

Zihinsel ve örgütsel emeği değersizleştirip çalışmayı yalnızca kaba bedensel efora indirgeyen bu sağ-popülist anlayış; belediyeleri kamu kurumu olmaktan çıkarıp personeli sürekli “olağan şüpheli” muamelesi gören yarı-açık cezaevi benzeri yapılara dönüştürmektedir. Bu zihniyete göre değerli olan üreten akıl değil; yalnızca emir alan ve bedenen yıpranan bir vücuttur.

Fakat tehlike, emeğin itibarsızlaştırılmasından ibaret değildir; asıl korkunç olan, kamu otoritesinin emekçiyi açlıkla terbiye eden bir "sivil infaz" mekanizmasına dönüşmesidir. Emekçinin sadece işiyle değil, geleceğiyle ve ekmeğiyle tehdit edildiği; "Sizi başka yerde de barındırmam" anlayışının devlet ciddiyetinin yerini aldığı bir tahakküm süreci işlemektedir.

İşten çıkarmaların bir "performans değerlendirmesi" olmaktan çıkıp, gece yarısı tebligatlarıyla uygulanan bir "sosyal linç" mekanizmasına dönüşmesi; sosyal demokrat belediyecilik iddiasının, yerini en kaba haliyle sosyal darwinizme (güçlünün zayıfı ezdiği düzene) bıraktığının kanıtıdır. Emekçiyi açlıkla terbiye etmeye kalkan bu pratik, bir yönetim tercihi değil; gücün hukuktan ve vicdandan koptuğu bir güç zehirlenmesidir.

Karşıtlığın Çöküşü: “Siyasi Mevta”dan “Değerli Misafir”e

Emekçiye karşı takınılan bu kibirli ve buyurgan tavır, madalyonun sadece bir yüzüdür. Madalyonun diğer yüzünde ise; siyasi hasımlarla kurulan şaşırtıcı ilişkiler ve sınıfsal dayanışma yer almaktadır. Siyasetin temeli, ilkesel karşıtlıklar üzerine kuruludur. Ancak bugün yerel yönetimlerde gördüğümüz tablo, bu ayrımın silikleştiği, ilkelerin yerini "menfaat ağlarının" aldığı bir çürüme halidir.

Hafızalarımızı tazeleyelim: Barış Saylak’ın saf değiştirip iktidar bloğuna geçtiği dönemde, bugünkü CHP Genel Başkanı Özgür Özel (o dönemki Grup Başkanvekili sıfatıyla), parti adına en net tavrı koymuş ve Saylak’ı "Siyasi mevta" ilan etmişti. Bu, kişisel bir öfke değil; partinin kurumsal hafızasına kazınan bir "siyasi hüküm"dü.

Ancak bugün gelinen noktada; bizzat Genel Başkan’ın "siyaseten ölü" ilan ettiği bu figürün, CHP Milas İlçe Başkanlığı çatısı altında, mevcut ilçe yönetimi tarafından adeta "devlet büyüğü" tavrıyla ağırlanması, basit bir nezaket ziyareti olarak okunamaz. Bu ağırlama, örgütsel hiyerarşinin ve siyasi hafızanın ayaklar altına alınmasıdır. İlçe yönetiminin, "Genel Başkanımız dün ne dediyse dedi, biz bugün işimize (ilişkimize) bakarız" deme cüretidir. Seçmenine "bu iktidar ülkeyi batırdı" diyen iradenin, kendi evinde o iktidarın temsilcileriyle kurduğu bu simbiyotik ilişki, siyasetin halk için değil, elitlerin bekası için yapıldığının itirafıdır.

Emekçisiyle arasına aşılmaz duvarlar örenlerin, Genel Başkanlarının "siyasi mevta" dediği isimlere parti kapılarını sonuna kadar açması; kimin "dost" kimin "öteki" olduğunun en acı kanıtıdır.

Keçiören Vakası: Sağcılaşmanın ve "Truva Atı" Siyasetinin İflası

Bu ideolojik çözülmenin en dramatik perdesi bugün Ankara’da, Keçiören örneğinde sahnelenmektedir. İstifa eden Mesut Özarslan’ın canlı yayındaki sözleri, CHP içine yerleşen sağcı aklın, partiyi ve seçmenini nasıl "yok hükmünde" gördüğünün ifşasıdır. Özarslan, kendisini ve referansı olan Mansur Yavaş’ı o koltuklara taşıyanın CHP örgütü olmadığını şu sözlerle itiraf etmiştir: “Mansur Yavaş, ülkücü, milliyetçi ve muhafazakâr camianın desteğiyle geldi, öyle seçildi. O yapı desteği bıraktığı gün, Mansur Başkan’ın hiçbir karşılığı kalmaz.”

Bu cümleler, "Truva Atı" stratejisinin suçüstü yakalanmış halidir. Yıllardır "Kazanacak aday" diye partiye monte edilen bu figürler, meğer CHP tabanının fedakârlığını ve oyunu sadece bir "basamak" olarak kullanmıştır. Onlara göre meşruiyetin kaynağı "sosyal demokrasi" değil, "sağ-milliyetçi" konsolidasyondur.
Mansur Yavaş için "CHP’de ezgin ve bezgin şekilde kalıyor, Allah onu da kurtarsın" diyebilecek kadar cüretkârlaşan bu dil; "Bize milliyetçi aday lazım" diyerek partiyi sağa yatıran stratejinin iflas ettiğinin kanıtıdır. İktidarın yargı sopasını (Portaş dosyaları) gösterdiği anda, "Asıl tabanımız zaten sağcıydı" diyerek "baba ocağına" (AKP/Sağ blok) dönmeleri, eşyanın tabiatına uygundur.

Sonuç: İdare-i Maslahat Rejimi

Emekçiyi terbiye edilmesi gereken bir "tehdit", muktediri ise ağırlanması gereken bir "velinimet" olarak kodlayan Milas CHP İlçe Yönetimi’ndeki bu ideolojik çürüme; işçisini tehdit edip gece yarısı SMS’leriyle kapının önüne koyan İzmir’deki tahakküm ve sağcı/ulusalcı kadrolaşmanın bedelini ihanetle ödeyen Ankara’daki stratejik körlük aynı krizin parçalarıdır.

Mevcut tabloyu "sosyal demokrat belediyecilik" kavramıyla izah etmek, siyaset bilimi açısından mümkün değildir. Karşımızdaki yapı; meşruiyetini halk iradesinden ve emeğin kurucu gücünden değil, pragmatist korkulardan, kapalı kapılar ardındaki pazarlıklardan ve partinin dokusuna sirayet eden sağ sapmadan alan bir restorasyon rejimidir. Partinin ideolojik omurgasını sağcı kadroların tasallutuna terk eden yerel odaklar, bu yapısal çürümenin bizzat müsebbibidir. İdeolojik illüzyon çökmüş, maske düşmüş, statüko bütün çıplaklığıyla ifşa olmuştur: Kral çıplaktır!..

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış