Türkiye Komünist Partisi’nin Kısa Tarihi
10 Eylül 1920. Bakü’de, Doğu Halkları Kurultayı’nın hemen ardından 74 delegenin katıldığı kongrede Türkiye Komünist Partisi kuruldu. Başkanlığa Mustafa Suphi, genel sekreterliğe Ethem Nejat seçildi. Bu tarih, Osmanlı’nın çöküşü, emperyalist işgal ve Ekim Devrimi’nin yarattığı büyük dalganın Türkiye topraklarındaki ilk örgütlü ifadesidir. Partinin kökleri üç ana damarda birleşiyordu: İstanbul’daki Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası, Anadolu’daki Yeşil Ordu’nun sol kanadı ve Sovyet Rusya’daki Türk savaş esirleri ile Bolşevikleşmiş aydınlar. TKP, daha ilk günden, ulusal kurtuluş savaşının yalnızca emperyalist işgali değil, aynı zamanda sömürü düzenini de yıkması gerektiğini savundu. İşçi sınıfının bağımsız örgütlenmesi olmadan ulusal kurtuluşun eksik ve geçici kalacağını açıkça yazdı.
Ülke içinde yanıt gecikmedi. Tütün işçileri, liman işçileri, demiryolu emekçileri ve toplumcu aydınlar, parti hücrelerinde saf tuttu. İstanbul’dan Anadolu’ya uzanan hücreler, işgal altındaki limanlarda, fabrikalarında ve köylerde örgütlenmeye başladı. TKP, Kurtuluş Savaşı’na destek vermek, işçi ve köylü kitlelerini bu savaşa bilinçli biçimde katmak ve savaşı sosyal devrime dönüştürmek amacıyla Anadolu’ya geçme kararı aldı. Mustafa Suphi ve yoldaşları, Ankara hükümetinin daveti üzerine yola çıktı. Amaçları açıktı: Emperyalizme karşı savaşan cepheye proletaryanın bağımsız bayrağını taşımak.

Yeni rejim inşa süreci tamamlanırken bu bayrak tehlikeli bulundu. 28-29 Ocak 1921 gecesi, Trabzon açıklarında, Mustafa Suphi, Ethem Nejat ve on üç yoldaşı (Onbeşler) Karadeniz’in karanlık sularında boğduruldu. Katliam, kayıkçılar kâhyası Yahya ve çetesi eliyle gerçekleştirildi; arkasında ise burjuva milli hareketin, komünistlerin bağımsız varlığını kabul etmeyeceği gerçeği yatıyordu. Bu cinayet, Türkiye’de işçi sınıfı partisinin yasal varlığını daha doğuşunda engelleyen ilk büyük karşı-devrimci darbedir. Parti hücrelerine karşı polis terörü aralıksız sürdü. Dalga dalga açılan davalar, tevkifatlar, işkenceler ve sürgünler, TKP’yi zorla illegaliteye itti. İlegalite, partinin tercihi değil, burjuva devletinin dayattığı zorunluluk oldu.
Yine de parti yok olmadı. 1920’lerden itibaren Şefik Hüsnü’nün önderliğinde, Nazım Hikmet’in, Reşat Fuat’ın, Zeki Baştımar’ın ve sonraki kuşakların omuzlarında mücadele devam etti. 1920’ler ve 1930’larda işçi grevleri, sendikal örgütlenme, anti-emperyalist propaganda; 1940’larda ve 1950’lerde yeni hücreler; 1960’lar ve 1970’lerde gençlik ve işçi hareketleriyle yeniden bağ kurma çabaları… Her dönemde burjuvazi, partiyi “yabancı ajan”, “vatan haini” diye yaftaladı, ama asıl korkusu, işçi sınıfının kendi bağımsız partisine sahip olmasıydı. 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri, TKP’yi ve tüm sol hareketi ezmeye çalıştı; binlerce komünist tutuklandı, işkence gördü, öldürüldü. Buna rağmen parti, çeşitli biçimlerde, bazen farklı adlar altında, bazen yeraltı örgütlenmesiyle varlığını sürdürdü.
TKP’nin tarihi, aynı zamanda , Ülkedeki bütün Komünist/ Sosyalist örgütlerin ortak kökü ve Türkiye işçi sınıfının bilinçlenme tarihidir. Tütün ve liman işçilerinden başlayarak, fabrika işçilerine, tarım emekçilerine, öğrenci gençliğe ve aydınlara uzanan bir çizgidir.
Bugün de aynı kavga sürüyor. Kapitalizmin, emperyalizmin, faşizan baskının ve sömürünün her biçimine karşı TKP geleneği, Mustafa Suphi’nin, Ethem Nejat’ın ve Onbeşler’in kanıyla sulanan toprağa farklı örgüt ve hareketlerce kök salmıştır. Gelenek çok farklı örgüt ve farklı biçimler almış olsa da, hedef değişmemiştir: İşçi sınıfının iktidarı, sömürüsüz bir toplum, sosyalizm.
Onbeşler’in Karadeniz’de boğulduğu o gece, burjuvazi komünizmi boğduğunu sandı. Oysa boğulan, yalnızca on beş yoldaşın bedeniydi. Onların idealleri, Sosyalizm bayrağı, sınıfın umudu hâlâ ayaktadır.
Yorumlar (0)