Üsküdar’da Yaşananlar Çürüyen Düzenin Siyasal Travmatik Evresidir
Üsküdar’da yaşananlar, bir belediye başkanvekilliği seçiminin çok ötesindedir. Türkiye siyasetinin içine girdiği yeni dönemi anlamak açısından önemli bir siyasal laboratuvardır. Çünkü burada yalnızca bir belediyenin el değiştirmesi değil, iktidarın yönetme biçimindeki değişim görünür hale gelmiştir.
31 Mart 2024’te yaklaşık otuz yıl sonra CHP’ye geçen Üsküdar Belediyesi, Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ın tutuklanıp görevden uzaklaştırılmasıyla yeni bir sürecin içine girdi. İlk başkanvekilliği seçimini CHP adayı kazanmasına rağmen seçim yenilendi. Ardından CHP’den bazı meclis üyelerinin AKP’ye geçmesi, belediye yöneticileri ve meclis üyeleri hakkında gözaltı işlemleri yapılması ve son seçimde AKP adayının 23 oyla seçilmesiyle belediye AKP yönetimine geçti.
Bütün bunlar tek tek olaylar olarak değerlendirilebilir. Fakat Marksist bakış açısı, olayların arkasındaki toplumsal ve siyasal ilişkiyi görmeye çalışır.
Asıl soru şudur:
Bir iktidar, halkın rızasını üretme gücünü koruyabiliyorsa neden siyasal sonucu değiştirmek için bu kadar çok araca ihtiyaç duyar?
Rızanın Yerini Zor Alıyor
Marksist açıdan devlet, toplumun üzerinde duran tarafsız bir hakem değildir. Sınıfsal ilişkilerin ve siyasal egemenliğin örgütlenmiş biçimidir. Fakat hiçbir egemenlik yalnızca zorla sürdürülemez.
Egemen sınıf, yönetebilmek için yalnızca baskı kurmaz; aynı zamanda rıza üretir. İnsanların mevcut düzeni, en azından belirli ölçülerde, kabul edilebilir görmesini sağlar.
Bu nedenle iktidarın gerçek gücü, yalnızca elindeki polis, yargı, bürokrasi veya ekonomik olanakların büyüklüğüyle ölçülemez. Asıl güç, toplumu mümkün olduğunca ikna ederek yönetebilme kapasitesidir.
Rıza zayıfladığında ise başka bir süreç başlar.
Zor araçları daha fazla devreye girer.
Yargı daha görünür hale gelir. Polis operasyonları siyasetin merkezine taşınır. İdari mekanizmalar daha fazla kullanılır. Siyasal aktörler üzerindeki baskı artar. Meclis aritmetiğini değiştiren transferler önem kazanır.
Bütün bunların hukuki boyutları elbette ayrı ayrı tartışılabilir. Fakat siyasal açıdan daha önemli olan, iktidarın yönetebilmek için giderek daha fazla zor ve güç aracına ihtiyaç duymasıdır.
Çünkü çok fazla zor kullanmak her zaman çok güçlü olmak anlamına gelmez.
Bazen tam tersine, rıza üretme kapasitesindeki kaybın işaretidir.
İktidar Sahibi Olmak, Yönetebilmek Değildir
Üsküdar’daki gelişmeler bu açıdan son derece öğreticidir.
Sandıkta ortaya çıkan siyasal sonuç, daha sonra başka siyasal ve hukuki mekanizmaların devreye girmesiyle değişmiştir. CHP’nin kazandığı belediyede başkanın görevden uzaklaştırılması, başkanvekilliği seçiminin yenilenmesi, ardından bazı meclis üyelerinin parti değiştirmesi ve nihayet AKP’nin belediye yönetimini yeniden elde etmesi, toplumda ister istemez ciddi bir siyasal soru yaratmaktadır:
Seçmenin iradesi sandıkta ortaya çıkıyor; peki o irade siyasal iktidarın çıkarlarıyla çatıştığında ne kadar belirleyici olabiliyor?
İşte travma burada başlıyor.
Çünkü yurttaşın demokratik sisteme duyduğu güven, yalnızca oy kullanabilmesine değil, kullandığı oyun sonuç üzerinde gerçekten etkili olduğuna inanmasına bağlıdır.
İnsanlar “Oy verdim ama sonuç değiştirilebilir” düşüncesine kapıldığında, yalnızca bir belediye yönetimine değil, demokratik temsil fikrinin kendisine yönelik güven de sarsılır.
Bu nedenle Üsküdar’da yaşananlar, basit bir siyasal aritmetik meselesi değildir.
Burada tartışılan şey, halk iradesinin siyasal sistem içinde ne ölçüde belirleyici olduğudur.
Burjuva Siyasetinin Çürümesi
Kapitalist toplumda siyasal güç ile ekonomik güç birbirinden bağımsız değildir. Sermayenin toplumsal yaşam üzerindeki ağırlığı, kaçınılmaz olarak siyasal alana da yansır.
Bu nedenle siyasette ortaya çıkan yozlaşmayı yalnızca bireylerin ahlaki zaaflarıyla açıklamak yetersizdir.
Bugün kamuoyunda “rüşvet”, “milyon dolarlar”, “rehin alma”, “saf değiştirme”, “pazarlık” gibi ağır iddiaların tartışılması önemlidir. Bunların her birinin hukuken kanıtlanması ayrı bir meseledir. Fakat bu iddiaların toplumda neden bu kadar kolay karşılık bulduğunu anlamak daha önemlidir.
Çünkü ortada yalnızca birkaç kişinin davranışından kaynaklanan bir güven sorunu yoktur.
Siyasetin giderek para, makam, çıkar ve güç ilişkileriyle özdeşleştiği yönünde güçlü bir toplumsal kanaat oluşmaktadır.
Kapitalist siyasetin çürümesi tam da burada görünür hale gelir.
Yurttaş seçimde eşittir; fakat ekonomik yaşamda eşit değildir. Bir tarafta büyük ekonomik güçlere, üretim aletlerine sahip sermaye sınıfı, diğer tarafta emeğini satarak yaşayan milyonlar vardır. Siyasal eşitlik ile ekonomik eşitsizlik arasındaki bu çelişki, burjuva demokrasisinin temel sınırlarından biridir.
Sandık vardır.
Ama sandığın üzerinde duran ekonomik ve siyasal güç ilişkileri de vardır.
Üsküdar Bir Laboratuvardır
Bu nedenle Üsküdar yalnızca Üsküdar değildir.
Üsküdar, Türkiye’de siyasal iktidarın yaşadığı hegemonya ve meşruiyet krizinin küçük ama çarpıcı bir laboratuvarıdır.
Toplumsal rıza güçlü olduğu zaman iktidar kendisini daha kolay yeniden üretir. İnsanları ikna eder, seçimleri kazanır, muhalefeti siyasal alanda geriletir ve yönetimini meşrulaştırır.
Fakat rıza zayıfladığında siyasal alan sertleşir.
Rıza azalır, zor artar. Zor arttıkça meşruiyet aşınır. Meşruiyet aşındıkça rıza daha da azalır.
Böylece iktidar bir kısır döngüye girer.
Üsküdar’da gördüğümüz şeyin siyasal önemi tam olarak buradadır.
Bir iktidarın devlet aygıtlarını kullanabilmesi onun toplumsal olarak güçlü olduğunu kanıtlamaz. Devlet gücü ile toplumsal hegemonya aynı şey değildir.
İktidar sahibi olmak başka şeydir; yönetebilmek başka.
Yönetebilmek, toplumu yalnızca kontrol etmek değil, aynı zamanda ikna edebilmektir.
Gerçek Demokrasi Sorunu
Buradan “sandığın hiçbir anlamı yoktur” sonucu çıkarılamaz.
Tam tersine, Marksizm demokrasi sorununu burjuva demokrasisinin sınırlarının ötesine taşır.
Gerçek demokrasi yalnızca dört veya beş yılda bir oy kullanmak değildir. İnsanların kendi yaşamları, emekleri, üretimleri ve gelecekleri hakkında gerçekten söz ve karar sahibi olmalarıdır.
Sermayenin ekonomik gücü siyasal gücü belirlediği sürece, biçimsel eşitlik ile gerçek eşitlik arasındaki uçurum devam edecektir.
Bu nedenle Üsküdar’da yaşananlar yalnızca bir belediye yönetiminin el değiştirmesi değildir.
Çürüyen bir siyasal düzenin aynasıdır.
Burada görünen şey iktidarın mutlak gücü değil, rıza üretme kapasitesindeki aşınmadır.
Ve rıza üretme kapasitesini kaybeden bir iktidar, kendisini ayakta tutabilmek için giderek daha fazla zor aracına başvurur.
Fakat tarih göstermiştir:
Zor, rızanın yerini sonsuza kadar tutamaz.
Burjuva kapitalist düzenin temel çelişkisi de burada düğümlenir. Halkın oyuna ihtiyaç duyar; fakat ekonomik ve siyasal gücün gerçek dağılımı halkın iradesinin sınırlarını belirler.
Bu nedenle gerçek çözüm yalnızca bir iktidarın yerine başka bir iktidarı geçirmek değildir.
Çözüm, siyasal ve ekonomik gücün küçük bir azınlığın elinde toplanmasına son vermektir.
Halkın yalnızca oy veren değil, kendi yaşamının ve geleceğinin gerçek sahibi olduğu bir düzen kurmaktır.
Bu düzenin adı sosyalizmdir.
Üsküdar’ın bize gösterdiği gerçek de belki tam olarak budur:
Rıza tükeniyorsa zor büyür. Zor büyüyorsa meşruiyet aşınır. Meşruiyet aşınıyorsa yönetme krizi derinleşir.
Ve bir siyasal düzenin en büyük krizi, artık insanları ikna ederek değil, yalnızca elindeki güçle yönetmeye çalışmasıdır.
Yorumlar (0)