Yeni Nesil İşgal

Şehirlerde ise işgal, değerli arazilerin ve kamu mülklerinin peşkeş çekilmesiyle gerçekleşir. Kıyı şeritleri, tarihi kent merkezleri, yeşil alanlar, kamu binaları “kentsel dönüşüm”, “mega proje” veya “yatırımcı dostu düzenleme” adı altında özelleştirilir. Kamu arazisi önce “değersiz” ilan edilir, sonra düşük fiyata veya bedelsiz olarak büyük holdinglere, yabancı fonlara aktarılır. Sonuçta o araziye lüks rezidanslar, AVM’ler, oteller dikilir. Eskiden halkın ortak kullanımında olan mekanlar, artık sadece parası olanların erişebildiği alanlara dönüşür. Bu da bir tür mekânsal işgaldir: halkın kendi şehrinden, kendi sahilinden, kendi ormanından kovulması.

Yeni Nesil İşgal

Özelleştirmeye Karşı Mücadelenin Anti Kapitalist, Anti Emperyalist Karakteri

Neo-liberal düzende işgal, geleneksel askeri işgalden farklı olarak içsel ve ekonomik bir kavram haline gelmiştir. Klasik işgal tanklarla, askerlerle yapılırken, neo-liberal işgal sessiz, hukuki ve “reform” adı altında ilerler. Temel mekanizması, kamuya ait değerleri özel ellere devretmektir.

İşgalin en açık biçimi madenlerde ve doğal kaynaklarda görülür. Bir ülkenin dağları, ormanları, nehirleri kamusal mirastır. Neo-liberal politikalarla bu kaynaklar “özelleştirme”, “yatırım teşviki” veya “kamu-özel iş birliği” gibi kavramlarla özel şirketlere (çoğu zaman yabancı sermayeye) devredilir. Şirketler düşük bedellerle veya uzun vadeli imtiyazlarla maden ruhsatı alır, ormanları keser, suyu kirletir, toprağı zehirler. Yerel halk ise bu “işgal” karşısında ya seyreder ya da “terör” suçlamasıyla bastırılır. Kazanç dışarıya akar, yıkım ise içeride kalır.

Şehirlerde ise işgal, değerli arazilerin ve kamu mülklerinin peşkeş çekilmesiyle gerçekleşir. Kıyı şeritleri, tarihi kent merkezleri, yeşil alanlar, kamu binaları “kentsel dönüşüm”, “mega proje” veya “yatırımcı dostu düzenleme” adı altında özelleştirilir. Kamu arazisi önce “değersiz” ilan edilir, sonra düşük fiyata veya bedelsiz olarak büyük holdinglere, yabancı fonlara aktarılır. Sonuçta o araziye lüks rezidanslar, AVM’ler, oteller dikilir. Eskiden halkın ortak kullanımında olan mekanlar, artık sadece parası olanların erişebildiği alanlara dönüşür. Bu da bir tür mekânsal işgaldir: halkın kendi şehrinden, kendi sahilinden, kendi ormanından kovulması.

Neo-liberal işgalin en tehlikeli yanı, meşruiyet kılıfına bürünmesidir. Anayasa değişiklikleri, uluslararası anlaşmalar , IMF-Dünya Bankası reçeteleri ve “serbest piyasa” ideolojisiyle bu süreç “gelişim”, “modernleşme” ve “verimlilik” olarak sunulur. Eleştirenler ise “gerici”, “popülist” veya “yatırım düşmanı” diye damgalanır. Böylece işgal hem hukuki hem de söylemsel olarak normalize edilir.

Neo-liberal düzende işgal dıştan gelen bir ordu değil, içeriden uygulanan bir ekonomik ve hukuki operasyondur. Madenleri, kaynakları, şehirlerin en değerli arazilerini kamudan alarak özel (ve genellikle yabancı) sermayeye teslim etmektir. Bu süreç yavaş, sistematik ve görünmezdir; ancak sonuçları tankların bıraktığı yıkımdan daha kalıcı ve derin olabilir. Halkın ortak malı olan değerler birer birer el değiştirdikçe, ülke fiilen işgal altına girmiş olur; sadece bayrak değişmez, bayrağın altındaki zenginlikler değişir.

İşgal Pratikleri

Giresun’un Tirebolu ilçesine bağlı Sekü köyünde yaşananlar, bu yeni işgalin en acı örneklerinden biriydi. AKP Iğdır Milletvekili Cantürk Alagöz’e ait Alagöz Maden şirketi, mahkemenin yürütmeyi durdurma kararına rağmen sondaj makinesini köye sokmaya kalktı. Köylüler günlerce direndi, nöbet tuttu, makinelerin önüne yattı. “Bu toprak bizim, bu su bizim” diye haykırdılar. Sonunda Alagöz’ün sondaj makinesi Sekü’yü terk etmek zorunda kaldı. Şirket Giresun’dan defolup gitmek zorunda hissedildi. Bu küçük zafer, aslında büyük bir direnişin ilk kıvılcımı oldu.

Ama Sekü yalnız değil. Karadeniz’den Ege’ye, oradan Doğu Anadolu’ya kadar bütün ülke maden şirketlerinin kuşatması altında. Karadeniz’de Hidroelektrik Santraller (HES) dereleri kurutuyor, vadileri boğuyor, ormanları yok ediyor. Rize’den Artvin’e, Trabzon’dan Giresun’a her vadi bir baraj tehdidiyle karşı karşıya. Ege’de Jeotermal Santraller (JES) zeytinlikleri ve bağları zehirliyor; toprak asitleniyor, tarım ölüyor. Uşak’ta Kışladağ gibi dev altın madenleri yeraltı sularını çekip kentlerin içme suyunu tehdit ediyor. Doğu Anadolu’da maden ocakları dağları delik deşik ediyor, meraları ve ormanları talan ediyor. Trakya’da taş ocakları, İç Anadolu’da yeni ruhsatlar… Neredeyse işgal edilmemiş bir karış toprak kalmadı. Her dağ, her dere, her orman parçası bir şirketin ruhsatı altında.

Bu iç işgalin en tehlikeli yanı, görünmez olması. Eskiden düşman üniformasıyla gelirdi. Bugün ise “yatırımcı” kılığına bürünüyor, “istihdam yaratıyoruz, kalkınma getiriyoruz” diyor. Mahkeme kararlarını hiçe sayarken jandarmayı arkasına alıyor. Neoliberal politikalar devleti şirketlerin bekçisi haline getirdi. Çevre Etki Değerlendirme raporları kâğıt üzerinde kaldı, kamulaştırmalar kolaylaştı, itiraz eden köylüler “engel” ya da Akbelen’de olduğu gibi “terörist” ilan edildi. Böylece ortak mirasımız, halkın toprağı, kısa vadeli kâr uğruna parça parça satılıyor. Halk kendi yurdunda yabancılaşmaya zorlanıyor.

Oysa direniş de aynı şekilde içselleşti. Sekü’de köylüler nasıl ayağa kalktıysa, Artvin’de, İkizdere’de, Akbelen’de,  Kazdağları’nda, Ege’nin zeytinliklerinde, Karadeniz’in vadilerinde halk aynı kararlılıkla direniyor. Nöbetler tutuluyor, davalar açılıyor, sesler yükseliyor: “Bu vatan bizim, bu su bizim, bu hava bizim.” İşgal dıştan geldiğinde ordularla karşı konulurdu. İçten geldiğinde ise ancak örgütlü, bilinçli ve kararlı bir halk direnişiyle durdurulabilir. Çünkü bu talan sadece doğayı değil; aynı zamanda demokrasiyi, ortak geleceğimizi ve çocuklarımızın mirasını da işgal ediyor.

Sekü’de Alagöz’ün makinesi geri çekildi ama mücadele bitmedi. Karadeniz’den Ege’ye, Ege’den Doğu’ya uzanan bu geniş direniş hattı, yeni bir bilinci de yeşertiyor: Yaşam alanlarını savunmak artık sadece sınırları beklemek değil. İçerdeki talana, şirket işgaline, doğanın sistematik yağmalanmasına karşı durmaktır.

Özelleştirmeye karşı çıkmak, kentleri ve doğayı ranta kurban etmemek anlamına gelir. Bu tutum, betonlaşmanın, talanın ve doğanın sistematik tahribinin karşısında durmak demektir. Çünkü rant uğruna kentlerin tarihi dokusu yok edilirken, ormanlar, kıyılar ve tarım alanları yağmalanmakta; bu süreç, sermayenin sınırsız birikim hırsının doğrudan sonucudur. Dolayısıyla özeleştirmeye direnmek, anti-kapitalist ve anti-emperyalist bir karakter taşır; zira emperyalist sermaye ilişkileri, yerel rant mekanizmaları üzerinden doğayı ve kamusal alanı metalaştırarak yok etmektedir. Bu direniş, yalnızca ekolojik bir savunma değil, aynı zamanda sömürüye, talana ve halkın ortak mirasının çalınmasına karşı topyekûn bir başkaldırıdır.

 

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış