Vezin Ayak Bağı, Kafiye İlkel Bir Süs
Orhan Veli Kanık, Boğaziçi’nin sularına yansıyan bir ışık gibiydi; ne tam parlak, ne de karanlıkta kaybolan. 1914’ün baharında, İstanbul’un Beykoz yakasında, Yalıköy’deki eski bir konağın odalarında dünyaya geldi. Babası Veli Bey, Cumhurbaşkanlığı orkestrasının şefi olarak müzik dolu bir evin kapılarını açmıştı ona. Çocukluğu, rüzgârın yaprakları usulca salladığı Beşiktaş sokaklarında, Galatasaray’ın koridorlarında ve sonra Ankara’nın geniş caddelerinde geçti. Henüz gençken Oktay Rifat’la, Melih Cevdet’le tanıştı; üçü, şiirin eski duvarlarını yıkacak bir rüzgârı birlikte estireceklerdi.
İstanbul’u dinliyordu o, gözleri kapalı. Önce hafiften bir rüzgâr eserdi kulaklarında, sucuların çıngırakları uzaktan yankılanır, kuşlar sürü sürü çığlık atarak geçerdi yükseklerden. Dalyanlarda ağlar çekilirken bir kadının ayakları suya değerdi; ter kokuları, vapur düdükleri, mahalle kahvelerinden yükselen kahkahalar… Hepsi bir aradaydı. Şiiri de böyleydi işte; hayatın ta kendisini, süssüz, yalın, olduğu gibi yakalayan. Gözlerini kapadığında bile şehrin nabzını duyuyordu; çünkü şiir onun için bir dinleme sanatıydı, bir bakış değil, bir kulak verme hali.
Garip bir adamdı Orhan Veli. “Bir garip Orhan Veli” derdi kendi kendine, sanki kendi hayatını bir şiirin mısralarına sığdırırcasına. Eski şiirin ağır kalıplarını, aruzun ve hecenin zincirlerini, mecazların ve benzetmelerin süslü elbisesini bir kenara bıraktı. Şiir, sokaktaki adamın dilinde konuşmalıydı ona göre; bir taksiciyle, bir tornacıyla, bir meyhanede rakı içenle aynı masaya oturmalıydı. “Ben Orhan Veli,” diye başlardı uzun bir şiirine; kurbağadan korktuğu bir yaşını, okumaya merak sardığı dokuz yaşını, rakıya başladığı on sekizini, avareliklerinin başladığı günleri tek tek sayardı. Mizahla, hüzünle, çocuksu bir saflıkla karışık bir ses… Ne yüksek perdeden haykırışlar, ne de derin felsefi sorgular. Sadece hayat; güzel havaların insanı istifaya sürüklediği, aşka düşürdüğü, tütüne alıştırdığı o sıradan, o muhteşem gündelik akış.
Arkadaşlarıyla birlikte 1941’de yayımladıkları Garip kitabı, Türk şiirinde bir dönüm noktası oldu. Önsözünde şiirin ne olmadığını anlattı uzun uzun: vezin ayak bağıydı, kafiye ilkel bir süs, söz sanatları artık dolmuştu. Şiir, her şeyi almalıydı içine; bir karıncayı, bir kargayı, bir tilkiyi, bir sarhoşu… Ve aldı da. Şiirleri okurken kendinizi birden bir vapur iskelesinde, bir kahvehanede ya da Boğaziçi’nde sandal sallarken bulurdunuz. Aşkı bile öyle yalın anlatırdı: “Söz olur diye aldırma,” derdi sevgilisine, “tak takıştır, sür sürüştür, inadına gel piyasa vakti.” Platonik tutkular, utangaç mektuplar, ilk göz ağrısının yıllar sonra şişmanlamış hali… Hepsi vardı; utanmadan, süslemeden.
Kısa sürdü yolculuğu. 1950’nin Kasım’ında, henüz otuz altı yaşındayken, Ankara’da bir inşaat çukuruna düşmenin yarattığı beyin kanaması onu aramızdan aldı. İstanbul’a döndü son nefesinde; Aşiyan Mezarlığı’nda, Rumelihisarı’nın eteklerinde toprağa verildi. Cebinde yirmi sekiz kuruşla veda etmişti hayata, ama şiirlerinde bıraktığı zenginlik sayısızdı. Hikâyeler yazdı, denemeler, çeviriler… La Fontaine’in masallarını Türkçeye öyle bir şiirsellikle aktardı ki, fabl bile bir Orhan Veli şarkısına dönüştü.
Yorumlar (0)