Bütün kurallarına ve yasaklarına rağmen sonsuz bir evreni çağrıştıran çocukluk yıllarının özlemini duyumsamamak olası mı? Önümüze sertçe konan bütün buyrukları şöyle ya da böyle alt ederdik. Sokağın alın teriyle rüzgâra doğru koşarken, gözlerimizle hem içimizi hem de dışımızı keşfetme özgürlüğüne sahiptik. Büyüklerin suç ya da kabahat saydığı her şeyi coşku ve neşe içinde yapar, bununla da acayip övünürdük. Birbirimizle dalaşsak da her zaman kollarımızı açıp kucaklaşmayı da bilirdik. Her birimizin kendine özgü henüz bozulmamış bir kişiliği ve havası vardı. Çocuktuk ve bugüne aittik. Umudun, maviyle, güneşle, özgürlükle ve neşeyle geleceğinden emindik. Bütün yollarımız bugünde kesişiyordu. Bizim için geçmiş ve gelecek yoktu. Biz, bugünün içine doğmuş ve bugünün içinde parlıyorduk. Kadınlar gelecekten, erkekler geçmişten, biz ise bugünden geliyorduk.
Çocukluktan sıyrılıp ergenliğe, sonra da yetişkinliğe doğru uzanan yolda, yaşamın sürekli eksiye doğru evirildiğine tanıklık ettik. Hayata adım attığımız andan itibaren farklılıklarımız her gün biraz daha azalırken, birbirimize benzerliğimiz inanılmaz derecede çoğaldı. Birbirimize benzerliğimiz arıttıkça, kendimizden uzaklaştıkça uzaklaştık.
Çocukluğumuz, okula başlar başlamaz pantolonumuzun delik cebinden düşen bir bilye gibi çok çabuk yitip gitti. Peşine düşüp aradık mı bilmiyorum? Ama bildiğim bir şey var ki, bir daha kapımızı çalmaya tenezzül etmedi. İçine bodoslama girdiğimiz hayat, boynumuza takılan bir yular gibi bizi istediği yöne doğru sürüklemeye başladı. Sokağın tadı gibi, ekmeğin, suyun, kurduğumuz hayallerin, yaşadığımız günün de tadı değişti.
Öyle bir hale geldik ki; hayatta kalmak, onu yaşamaktan daha önemli olmaya başladı. İçimizde ve dışımızda onca şey olurken, hiçbir şey olmamış gibi işe gittik. Hiçbir şey olmamış gibi işten döndük.
İçimiz kötülükle tıka basa dolsa da hep iyi görünmeye çalıştık. İçimizden hiç kimse, ben kötüyüm, demedi. Hâlbuki her birimiz bir başkasının hikâyesinde kötüydük.
Okuldan işe, işten işe, işten markete, marketten pazara koştuk. Akşama yemek yapmak, sabah kahvaltısı hazırlamak, çamaşır-bulaşık yıkamak, damlayan musluk ve bozuk lavaboyu onarmak, faturaları ödemek için zamanın tüm canlılar için sınırlandırılmış olduğunu aklımızın ucuna dahi getirmeden, zincirden boşanmış gibi nefes nefese kalıncaya değin koştuk.
Şöyle bir durup kendimize bakmadan, herkes gibi hayatımıza devam ettik. Herkes, herkesi örnek aldı. Kilolarımızı ve bozulan beden yapımızı gizleyen giysi giydik. Evlatlarımız için kendi hayatımızdan vazgeçtik. Kendi içimizde her şeye rağmen yaşadığımızı düşünürken, onların içinde çoktan öldüğümüzü fark etmedik.
İhtiyarladığımızı, derimiz gibi saçlarımızın da inceldiğini, hatta seyrelmeye başladığını asla kabul etmedik. Çocukluk arkadaşlarımızla karşılaştığımızda çok değişmiş olduklarını şaşırarak izledik. Yılların onlara neler yaptığını görünce, gülmek ve ağlamak arasındaki o karmaşık duygu içinde kendimizi zor tuttuk. Onların gözüyle kendimizi görmediğimizden, onların da bizim için aynı duyguları taşıdığını hiç hesaba katmadık.
Sağanak yağmurda terk edilmiş olsak da gök gürültüsünü neden hâlâ çok sevdiğimizi bir türlü anlayamadık. Otobüste veya yer altı treninde, karşılaşıp, bir yerlerden tanıdığımızı sandığımız gencecik yüzlerin etkisinden hiçbir zaman kurtulamadık. Gençliğimizden o kadar uzaklaşmıştık ki; o yüzlerin yüzden daha fazla bir şey ifade ettiğinin nedenini kendi içimizde bir türlü çözemedik.
Yaş aldıkça yemeğe düşkünlüğümüz daha da arttı. Midemizi olur olmaz yiyeceklerle tıka basa doldururken, bir zamanlar ateşle sınadığımız kalbimizin fitilinin tükendiğini buz gibi soğukluğundan bile anlamadık.
Yürürken sokaklara ve pantolonlarımıza bıraktığımız osuruk sesini duymazdan gelsek de oturduğumuz koltuğa kokusunu bıraktık.
Tenimizin rengi gibi kokusu da değişti. Belleğimizde belirgin bir şekilde yer etmiş haz duygusunu anımsak için parmaklarımızı kokladık. Farklı ve aynı cinslerin erotik kokusunu tutkuyla ve şehvetle andık.
Zaman bir zar kadar inceydi ve çocukluk gibi başına buyruktu. Kurumuş, çevresi kırışmış, kapakları düşmüş ve küçülmüş gözlerimizle bir yabancıya bakar gibi aynalara baktık. Yaşamayı inatla sürdürmemizin nedeni, asında yavaş yavaş öldüğümüz içindi. Tek ihtiyacımız vardı, o da zamandı. Öyle zalim, öyle uzlaşmazdı ki; hiçbir koşulda bizimle pazarlığa yanaşmadı.
Kimseye akıl danışmadan, kendi döngüsüyle devinen zamanın çarklarından teker teker düşerken; burgacında, biçimden biçime giren bir yumak hamur olduğumuzu, son nefesimizi verirken anladık.
Yorumlar (0)