Çevre Mücadelesi Sınıf Perspektifi Olmadan Anlaşılmaz

Milas’ta yaşananlar, ekolojik yıkımın ekonomik ve siyasal ilişkilerden bağımsız düşünülemeyeceğini göstermektedir. Toprağın sermaye lehine yeniden dağıtılması, köylünün mülksüzleşmesi ve doğanın tahribi aynı sürecin farklı yüzleridir.

Çevre Mücadelesi Sınıf Perspektifi Olmadan Anlaşılmaz

 

Doğa, günümüz kapitalist düzeninde yalnızca korunması gereken bir değer değil; üretimin, kârın ve sermaye birikiminin doğrudan girdisi hâline gelmiştir. Toprak, su, orman ve tarım alanları yaşamı yeniden üretmenin koşulları olmaktan çıkarılıp ekonomik büyümenin hammaddesi olarak ele alınmaktadır. Bu nedenle ekolojik yıkım, yanlış uygulamaların ya da denetimsizliklerin değil; mevcut üretim ve kalkınma anlayışının zorunlu bir sonucudur.

Milas’ta yaşanan süreç bu gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır. Zeytinliklerin, tarım arazilerinin ve mera alanlarının enerji ve madencilik faaliyetlerine açılması, tek tek idari kararların toplamı değildir. Bu, toprağın ve üretim alanlarının sermaye lehine yeniden düzenlenmesidir. Acele kamulaştırma bu dönüşümün hukuki biçimidir; ancak yıkım, bu kararlardan çok önce başlamıştır. Milas’ta yaşanan ekolojik tahribat, çevresel bir ihtilaftan ibaret değil; toprağın kim tarafından ve hangi amaçla kullanılacağına dair açık bir sınıfsal mücadeledir.

Kamulaştırmadan Önce Gelen Kaybetme

Acele kamulaştırma, köylünün toprağını kaybettiği ilk an değildir; yalnızca bu kaybın resmileştiği noktadır. Köylü toprağını fiilen çok daha önce kaybetmeye başlamıştır. Zeytin üreticisi emeğinin karşılığını alamazken ürün alım fiyatları baskılanmış; hayvancılıkla uğraşan üreticiler artan yem, mazot, elektrik ve bakım maliyetleri karşısında üretimi sürdüremez hâle getirilmiştir.

Üretim maliyetleri yükselirken ürün fiyatlarının yerinde sayması köylüyü borçlanmaya zorlamış; banka kredileri, tüccar avansları ve aracılara bağımlı satış ilişkileri toprağı geçim kaynağı olmaktan çıkarıp borcun teminatı hâline getirmiştir. Bu koşullarda üretmek, giderek daha fazla yoksullaşmak anlamına gelmektedir.

Toprak bu süreçte zorla değil, piyasa yoluyla el değiştirir. Köylü, toprağını satmaya “ikna edilir”; ancak bu ikna serbest bir tercih değil, ekonomik sıkışmışlığın dayattığı bir zorunluluktur. Bu nedenle acele kamulaştırma, beklenmedik bir saldırı değil; zaten çözülmüş bir yapıya indirilen son darbedir. Piyasa burada tarafsız bir alan değil, süreklileşmiş bir şiddet mekanizmasıdır.

Ekolojik Mücadeleyi Bireyselleştiren Yanılgı

Bu maddi tabloya rağmen çevre mücadelesi içinde hâlâ “köylü toprağını satmasaydı” türünden yaklaşımlar dile getirilmektedir. Bu söylem, ekolojik yıkımı bireysel tercihlere indirgerken ekonomik ve siyasal ilişkileri görünmez kılar. Köylü, sistematik biçimde yoksullaştırıldığı bir süreçte sanki özgürce karar verebilen bir aktörmüş gibi yargılanır.

Oysa Milas köylüsünün karşı karşıya olduğu koşullar serbest ve eşit bir karar alanı sunmamaktadır. Düşük ürün fiyatları, artan maliyetler, borç baskısı ve kamulaştırma tehdidi altında “satmamak” ahlaki bir tercih değil, çoğu zaman ekonomik olarak imkânsız bir tutumdur.

Bu gerçeği göz ardı eden çevrecilik, farkında olmadan toprağın el değiştirme sürecini normalleştirir. Ekolojik yıkımı sistemden koparıp bireylere yükleyen her yaklaşım, sermaye lehine işleyen bu sürecin üzerini örter.

Yerel Yönetimin Yetkisizlik Söylemi ve Fiili Sorumluluk

Milas Belediyesi ve benzeri yerel yönetimler bu süreçte edilgen değil; çelişkili ama belirleyici bir konumda yer almaktadır. Belediyeler ekolojik yıkım karşısında yetkilerinin sınırlı olduğunu öne sürerken, aynı anda imar planları, ruhsat süreçleri ve “yerel kalkınma” politikalarıyla sermaye lehine işleyen dönüşümlerin parçası olmaktadır.

Bir yandan zeytinliklerin korunmasına dair açıklamalar yapılırken, diğer yandan enerji ve madencilik yatırımlarının önünü açan planlama kararlarının sürdürülmesi bu çelişkinin açık göstergesidir. Yerel yönetimler doğrudan kamulaştırma yapmasalar bile, bu sürecin idari ve siyasal zeminini üretmektedir.

Planlama aşamasında değil uygulama aşamasında tartışmanın kapatılması, kamusal katılımın bilgilendirmeyle sınırlandırılması ve itiraz kanallarının fiilen etkisizleşmesi, Milas Belediyesi’ni edilgen bir izleyici değil; sürecin yerel düzenleyicilerinden biri hâline getirmektedir. Bu noktada “yetki sınırı” söylemi, hukuki bir tespitten çok siyasal sorumluluğu görünmez kılan bir dile dönüşmektedir.

Köylünün Konumu

Köylü, doğa ile sermaye arasındaki çatışmanın tam ortasında sıkışmış bir üreticidir. Üretmeye devam ettikçe geçim koşulları ağırlaşır; üretimden çekildiğinde ise toprağını ve yaşamını kaybeder.

Bu ikili baskı, köylünün kararlarını belirleyen temel etkendir. Toprağın satılması bu nedenle bireysel bir zaaf değil, dayatılmış bir sonuçtur. Ancak bu durum, köylünün potansiyel bir direniş öznesi olma ihtimalini de bütünüyle ortadan kaldırmaz. Köylü hem çözülmeye zorlanan hem de örgütlenmesi hâlinde direnme kapasitesi taşıyan bir toplumsal kesimdir.

Sınıfsal Bir Çevre Mücadelesinin Asgari Çerçevesi

Milas’ta dönüştürücü bir çevre mücadelesi doğayı soyut bir değer olarak değil, üretim ve geçim ilişkilerinin ayrılmaz parçası olarak ele almak zorundadır. Mücadele yalnızca ağaç kesimlerine değil; ürün alım fiyatlarına, borç ilişkilerine, kooperatiflerin güçlendirilmesine ve aracı sermayenin belirleyici rolüne yönelmelidir.

Köylünün toprağını savunabilmesi ancak üretimden yaşayabildiği koşullarda mümkündür. Bu nedenle çevre mücadelesi bireysel fedakârlık çağrılarına değil; kolektif üretim, kolektif örgütlenme ve kolektif savunma mekanizmalarına dayanmalıdır. Yerel yönetimler de bu talepler karşısında açık ve net biçimde konum almaya zorlanmalıdır.

Bu noktada gözden kaçırılmaması gereken bir başka gerçeklik de, ekolojik mücadelenin zaman zaman çözümden çok sürekliliğe bağımlı hâle gelmesidir. Mücadele doğanın korunmasından ziyade siyasal görünürlük ve ahlaki meşruiyet üretmenin aracına dönüştüğünde, sorunun çözülmesi bu zemini ortadan kaldırır. Böyle bir çevrecilik, farkında olarak ya da olmayarak, yıkımın değil çözümün karşısında konumlanır.

Çevre Mücadelesi Bir Sınıf Mücadelesidir

Milas’ta yaşananlar, ekolojik yıkımın ekonomik ve siyasal ilişkilerden bağımsız düşünülemeyeceğini göstermektedir. Toprağın sermaye lehine yeniden dağıtılması, köylünün mülksüzleştirilmesi ve doğanın tahribi aynı sürecin farklı yüzleridir.

Bu nedenle çevre mücadelesi sınıfsal bağlamından koparıldığında etkisizleşir ve yalnızca vicdani bir itiraza dönüşür. Milas’ta savunulan şey sadece zeytin ağaçları değildir. Savunulan, toprağın, emeğin ve yaşamın sermayeye teslim edilmesine karşı kolektif bir karşı duruştur. Ekolojiyi bu bağlamdan koparan her yaklaşım, istemese de bu teslimiyeti kolaylaştırır.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış