Denizlerin En Güzeli Arşipel'de (Ege Denizi) Yolculuk:
Gökova'nın Mavisinde Yolculuk
Knidos Feneri'nin altından Kap Krio'yu (Deveboynu) dolaşarak geçiyoruz. Cumhuriyetin 10. yılında Fransızlara yaptırılan Knidos Feneri, anlaşma gereği 1953 yılına kadar Fransızlar tarafından işletilmiş. Sonrasında ise Bodrumlu bir fenerci aile atanmış. Betçe yöresinde herkes, fenerci amcaları iyi tanırdı. Mehmet Bora, her makineyi tamir edebilen, çok yetenekli bir adamdı ve feneri yıllarca o yaktı. Önceleri gaz yağıyla, sonraları ise Bodrum'dan tüpler getirilerek yakılan bu meşakkatli iş, şimdi elektrikli ve otomatik. Düşünsenize, 50 kiloluk dev tüpler sahile indirilir, oradan insan gücüyle fenere taşınırmış. Yeni Cumhuriyet'in buralara kadar uzanıp çözümler üretmesi takdire şayan.
Şimdi feneri geçip karşımızdaki Kos Adası'na el sallayarak İskandil Burnu'na doğru yol alalım. Ama önce sağımızdaki küçük limandan bahsedelim. Bu liman, antik dönemlerde askeri liman olarak kullanılmış. Aslında Deveboynu (Kap Krio) daha önceleri bir adaymış. Knidoslular bu adayı anakaraya birleştirmiş ve sonuçta iki liman ortaya çıkmış: Güneydeki ticari liman ve kuzeydeki askeri liman.
Bu noktadan sonra hedefimiz İskandil Burnu. Burada Damlaca adında çok küçük bir sahil, bir mağara ve içinde içilebilir suyu olan bir kuyu bulunuyor. Bu dağlık arazide, hiç beklemediğiniz anda karşınıza birden dümdüz bir arazi çıkar. Şaşırtıcı bir engebe içinde beliren bu arazide, insanlar binlerce yıl tarım yapmışlar. Suyu olan bu arazi, daha düne kadar köylüler tarafından ekilip biçiliyordu; şimdilerde ise dönüp bakan yok.
İskandil'i de aşınca karşınıza Barkas adında çok güzel, kimsenin uğramadığı, bakir bir koy gelir. Eylül ve ekim aylarında beyaz açan, bir çeşit defne olan "ezen tere" denilen çalımsı ağaçların yaydığı koku müthiş. Böyle bir koku başka hiçbir yerde yok. Bu güzel kokular içinde Barkas sahilinde denize girmek aşırı derecede cazip geliyor. Suyun ve kumların güzelliği karşısında teslim olmamak mümkün değil. Emekli öğretmen M. Akın Pilavcı, bu bölgede "Yılancır" adında bir yer olduğunu söylemişti. Aynı isimle adlandırılmış iki farklı yer daha biliyorum, ne anlama geldiğini merak ediyorum ama ne yazık ki kimseden bir yanıt alamadım.
Bu bölge, tamamen Knidos kentinin arka yüzü… Bilim dünyasının buraları elden geçirmesi gerektiğini düşünüyorum. Tarihin ve ezen tere kokularının içinde yolumuza devam ederken sahildeki Arap Kuyusu'na geldik. Bu kuyuya yerleştirilen bir tulumbayla, bölgedeki hayvanlara yıllarca içme suyu sağlanmış.
Arap Kuyusu ile başlayan sahil, bizi Değirmenbükü ile karşılıyor. Önce teknelerin yanaştığı Kapıtaşı ve çevresindeki ilginç mağaralar dikkat çekiyor. Sahile sıfır noktada pek çok mağara var ve bunlar yıllarca eşya saklamak için kullanılmış. Antik dünyada mezarlık olan bu bölge, sonraları ürünlerin saklanıp ihraç edildiği yerler olarak kullanılmış. Yakın zamanlara kadar bu nokta, teknelerin kalktığı yermiş. Donlu Ali, oğlu Nevres ve Çetin Kaptan gibi pek çok denizci buradan Bodrum'a doğru yola çıkarak Büyük Menderes Ovası, Milas ve Söke'ye amele taşımışlar.
Değirmenbükü'nde hala dimdik ayakta duran bir manastır var ki, görülmeye değer. Manastırın hamamı, sarnıcı ve doğu-batı yönündeki kilisesinde ne yazık ki yıllarca keçi bağlanmış. Doğu tarafındaki apsis hala ayakta, papazların yemek yedikleri mekân da öyle... Amatörce baktığımız bu mekânların tez elden restore edilip ayağa kaldırılması gerektiğini düşünüyor ve ilgilileri uyarıyorum.
Değirmenbükü'nde bir de Ali Somer'in çiftliği var, görülmeye değer bir yer. Knidos'u besleyen su kaynaklarından biri olan Mizingit suyu, yüzlerce yıldır buradaki beş değirmeni çevirmiş. Şimdi Ali Somer bu eski değirmenleri otele çevirerek konaklama alanları yapmış. Vadinin içindeki bu değirmen binaları müşterilere hizmet veriyor. Ali Somer, bahçesinde üzüm yetiştiriyor ve zeytinyağı için eski usulle zeytini ezip yağ ürettiği bir atölyesi de var. İnsan gücüyle yuvgu taşlarını çevirip zeytinleri eziyor, sonra ezik zeytinleri çuvala koyup mengeneyle sıkıyor. Çok zahmetli bir iş… Burası, Yazı Köyü girişinden sağa sapılarak da ulaşılabilir.
Değirmenbükü'ne elveda deyip hemen dibindeki Bükceğiz'e hoş geldin diyoruz. Bu bölge, Kızılağaç olarak da bilinir. Cumalı köylülerin burada bağ ve bahçeleri var. Poyraz Limanı da denilen bu küçük sahil çok güzel... Kızılağaç bölgesinde Murdala'ya doğru yüz yıllarca kullanılmış, ayak izlerinin taşlara işlediği antik bir yol var. Bu yol, yörenin ürünlerinin Knidos'a taşındığının kanıtı. Yürürken sizi yavaş yavaş Murdala'ya götürür. Murt kelimesi bize mersin bitkisini çağrıştırır. Mersin'in bu yörede bol oluşu ve henüz el değmemiş doğası, buraya muhteşem bir görüntü katıyor. Murdala için buralarda "Karaçalı sahili" de diyorlar. Murdala'ya Cumalı Köy'den de gidilebilir, yol oldukça taşlı. Eylül sonlarına doğru dağ çilekleri olgunlaşmaya başlar. Bölge yerleşime kapalı olsa da, zamanında özel imar planlarıyla bazı imtiyazlı kişiler buraya ev yapmışlar.

Merdivenli Koy
Mersincik ve Limanı ile Merdivenli Koyu'na Yolculuk
Murdala'yı terk ettiğinizde sizi Karaburun karşılar. Burunun bitiminde küçücük bir koy olan Sarı Kaklık Koyu'na rastlarsınız. Buradan itibaren Mersincik başlar. Mersincik'in doğal limanı, Gökova'da rüzgâra yakalanan gemi ve tekneler için doğal bir sığınma limanıdır. Yönü lodos ve poyraza kapalı olduğu için bu liman sığınma yeri olarak bilinir.
Geniş tarıma elverişli arazilere sahip Mersincik'te önce narenciye tarımı yapılmış. Hatta Bodrum'da aranan ürünler, özellikle portakal, mandalina ve şamot limonları burada yetişmiş. Günümüzde ise bu arazilerde zeytin tarımı yapılıyor. Mersincik, yıllarca Sındı ağalarının elinde kalmış ve Sındı köylüleri çalışmak için buraya taşınmışlar. Özel patika yoldan bir buçuk saatte inerler, sabah çalışıp akşam evlerine dönerlermiş. 1960'larda Sındı ağalarından Mehmet ve Mümtaz kardeşler çiftliği satarlar. En son, İstanbullu bir aile satın alır ve Prof. Dr. Nur Yalman hala çiftliğin sahibidir.
Mersincik'in küçük liman tarafı, özellikle Yaka köylülerinin piknik için tercih ettiği bir yerdir. Burada çadırlarını kurup birkaç gün kalır, balık tutup pişirerek tatillerinin tadını çıkarırlar. Tam bir konfor alanı… Bu noktadan doğuya doğru tamamen orman içinden, gökyüzünü görmeden 45 dakika yol alarak Merdivenli adındaki sahile ulaşırsınız. Burada denize inen büyük bir kaya kütlesi, adeta pasta gibi kesilmiş. Ana kütleden kopan parçalara rağmen 24 basamağı ve bir buçuk metre genişliğiyle, kervanların geçebileceği kadar geniş bir merdiven, doğu-batı istikametinde yol alanlara hala geçit sağlıyor. Tüm bu güzergâhlar, o yıllarda Knidos antik kentinde yaşayan elitlerin ihtiyaçları için kullanılmış. Mersincik'in küçük limanındaki amfora kırıklarından oluşan yığınlar, antik dünyadaki ekonomik hayatın nasıl döndüğünün birer kanıtı.

Balık Aşıran
Merdivenli'den Kaynarca'ya Doğru
Hem Merdivenli hem de daha gerisindeki Mersincik Koyu'nu terk edip Gökova Körfezi'nde doğuya doğru yolumuza devam ediyoruz. Önümüzde Kaynarca Koyu var. Burada, tatlı suyun denizin içinden kaynadığını görebilirsiniz. Kuşlar, kurtlar, hatta dağ keçileri bile bu doğal kaynaktan faydalanırlar. Doğuya doğru ilerlerken, 200 metrelik sahilin ortasında bir geline benzeyen ve bu adla anılan Gelin Taşı sahili ikiye böler.
Yine devamında halkın Kokar Kuyu mevkisi olarak bildiği küçük bir sahil var. Zamanında buradaki kuyudan su çekilerek hayvanların ihtiyaçları karşılanmış. Kokar Kuyu'dan doğuya doğru küçük bir burunu aşınca 200 metre ileride Hebipli Sahili sizi bekler. Sahile yakın bir in (mağara) var, burası avlanan balıkçıların geceyi geçirdikleri yermiş. Bitişiğindeki Deli Dere Sahili de çok küçük. İnleri, mağaraları, zeytin ve incir ağaçlarıyla terk edilmiş bir yer görüntüsü veriyor. Bu kuyular, yakın zamanlara kadar burada yaşamın olduğunun kanıtları.
Yine bir kuyu bulunan Tahtalı Kuyu Sahili'ne geldik. Bana göre, Kocadağ'ın arka yüzü, hem bitki örtüsü çeşitliliği hem de hayvan sayısı açısından çok zenginmiş. Yelimli'ye, yani Karaköy'e geldik. Körmen Limanı ile her gün feribot seferleri yapılıyor, burası Bodrum'a açılan kapı. Arabasıyla yarımada güzergâhını göze alamayanlar için iyi bir tercih. İki saatlik feribot yolculuğu sizi Karaköy'e ulaştırır.
Körmen Limanı'nı arkamızda bırakıp Gereme Körfezi'ne doğru yol alıyoruz. Datça'da bu körfezin adını taşıyan Geremeliler sülalesinden birkaç kişi tanıyorum. Biri, sanırım bir zamanlar İzmir Valiliği'nde özel kalem müdiresi olan Engin Geremeli idi. Gereme Körfezi'nden Bağla'ya yolculuk, ardından içme suyunun bol olduğu bir koy. Alavara'nın anlamı için Yusuf Ziya, İspanyolca kökenli olduğunu ve "kuru kafa" anlamına geldiğini yazıyordu.
Alavara'yı geçtikten sonra bizi Çakal Sahili karşılıyor. Bu küçük sahili de geçip sık ağaçlı Hurma Sahili'ne geldik. Özel Datça hurması işte tam burada bulunuyor. Bir görüşe göre, bu bölge kuşların göç güzergâhıymış. Kuşlar burada dinlenir ve yollarına devam edermiş. Kuşların bıraktığı çekirdeklerden yeni ve endemik bir Datça hurması burada hayat bulmuş. Bu hurmanın korunması gerektiğine inanıyorum. Gerçi paranın iştahı insanı ne hallere soktuğunu her gün okuyor ve duyuyoruz. Ama bu ülkenin namuslu bilim insanlarıda da var.
Yolun sonuna yavaş yavaş geliyoruz. Burası, yarımadanın anakaraya bağlandığı en dar nokta olan Büyük Çatı Limanı ve Bencik Kıstağı… Antik dönemde, düşman istilasından korkan halk, burayı kazarak bir ada olma hevesine kapılmış. Ancak Delphi'de baş tanrı Zeus halkı uyarmış ve kazmaktan vazgeçmişler. Bu arada vurulan kazmalar ve fırlayan taşlar sonucunda bazı yerli halk gözünü kaybetmiş. Sonra tanrı Zeus'a başvurmuşlar. Tanrılar tanrısı Zeus'tan gelen yanıt "Ben isteseydim burayı ada yapardım" olmuş.
Ey Balıkçı! Senin sayende hem Knidos antik kenti tarihinden çok şey öğrendik hem de Gökova Körfezi'nde yarımadanın sahillerinde salına salına yolculuk yaptık. Koyları, yalıları ve burunları dolaşan Halikarnas Balıkçısı'nı da bu yolculukta her an andık. O, tek başına "Yatağan" adlı teknesiyle dolaşmış bu yarımadayı. Selam sana Balıkçı!
Yorumlar (0)