Sacco ve Vanzetti Davası, Devrimci Dayanışmanın Öyküsü
20.yüzyılın başları, işçi sınıfı mücadelesinin en yoğun dönemlerinden biriydi. Bu dönemde, anarşist hareketler ve marksist akımlar arasında hem Kronstadt’a derin ayrılıklar hem de beklenmedik ittifaklar yaşandı. Bu ittifakların en çarpıcı örneklerinden biri, İtalyan göçmen anarşistler Nicola Sacco ve Bartolomeo Vanzetti’nin idamına karşı yürütülen uluslararası kampanya oldu. Bu kampanya, devrimci dayanışmanın somut bir pratiği olarak tarihe geçti ve sol hareketler arasındaki sınırları aşan bir birlikteliği simgeledi.
Nicola Sacco ve Bartolomeo Vanzetti, 1920’lerin Amerika’sında yaşayan İtalyan göçmenlerdi. Sacco bir ayakkabıcı, Vanzetti ise balıkçıydı. Her ikisi de anarşist fikirlere bağlıydılar ve işçi hakları için mücadele ediyorlardı. 15 Nisan 1920’de, Massachusetts eyaletinin South Braintree kasabasında bir ayakkabı fabrikasının maaşlarını taşıyan iki görevli, Alessandro Berardelli ve Frederick Parmenter, soyulup öldürüldü. Bu suçla suçlanan Sacco ve Vanzetti, kısa sürede tutuklandı. Tutuklanmalarının nedeni, sadece şüpheli kanıtlar değil, aynı zamanda anarşist kimlikleri ve yabancı düşmanlığıydı. Dönemin Amerika’sı, Kızıl Korku (Red Scare) olarak bilinen anti-komünist ve anti-anarşist bir histeri içindeydi; göçmenler ve devrimci solcular hedef tahtasındaydı.
Dava, 1921’de başladı ve hızla bir adaletsizlik simgesine dönüştü. Mahkeme başkanı Webster Thayer, açıkça önyargılıydı ve jüri üyeleri arasında anarşist karşıtları vardı. Kanıtlar zayıftı: Tanık ifadeleri çelişkili, balistik testler şüpheliydi. Buna rağmen, Sacco ve Vanzetti ölüm cezasına çarptırıldı. Altı yıl süren temyiz süreci boyunca, yeni kanıtlar sunuldu. örneğin, başka bir çetenin suçu üstlendiği iddiaları, ancak hepsi reddedildi. Bu süreç, Amerikan yargı sisteminin sınıf ve ideoloji temelli ayrımcılığını çok bariz bir şekilde,gözler önüne serdi.
İşte tam burada, devrimci dayanışma devreye girdi. Sacco ve Vanzetti’nin davası, yerel bir adli hata olmaktan çıkıp uluslararası bir skandala dönüştü. Kampanya, 1921’den itibaren hız kazandı ve 1927’deki idama kadar sürdü. Anarşistler öncülük etti, ancak marksistler, komünistler, sosyalistler ve hatta liberal entelektüeller de katıldı. Bu, marksistlerle anarşistler arasındaki geleneksel ayrılıklara rağmen , örneğin Birinci Enternasyonal’in bölünmesinde olduğu gibi, devlet ve otorite konusundaki farklara rağmen , ortak bir düşmana karşı birleşmenin örneğiydi.
Kampanyanın merkezinde, Uluslararası İşçi Savunması (International Labor Defense) gibi örgütler yer aldı. Bu örgüt, Amerikan Komünist Partisi’nin bir kolu olarak faaliyet gösteriyordu ve James P. Cannon gibi figürler tarafından yönetiliyordu. Cannon, kampanyayı “uluslararası dayanışma” olarak tanımlıyordu; bu, Sacco ve Vanzetti’yi elektrikli sandalyeden kurtarmak için küresel bir çaba anlamına geliyordu. Dünya çapında protestolar düzenlendi: Londra’da, Paris’te, Berlin’de ve hatta Buenos Aires’te kitlesel yürüyüşler yapıldı. Amerika’da grevler patlak verdi; örneğin, 1927’de Boston’da binlerce işçi sokaklara döküldü. Uluslararası Af Örgütü’nün öncülü sayılabilecek girişimler, hükümetlere baskı uyguladı.
imza kampanyaları düzenledi. Hatta, Walter Lippmann gibi liberal gazeteciler bile destek verdi. Bu, solun geniş bir yelpazesini kapsıyordu: Anarşistlerden Troçkistlere, sendikacılardan sanatçılara.
Bir örnek vermek gerekirse, 1927’de idam kararı kesinleşince, dünya çapında kitlesel eylemler gerçekleşti. Sovyetler Birliği’nde büyük mitingler düzenlendi. Bu dayanışma, marksistlerle anarşistlerin pratikte birleşebileceğini gösterdi,tıpkı 1886 Chicago Haymarket Olayları’nda olduğu gibi, orada da anarşistler ve sosyalistler birlikte mücadele etmiş, bu da 1 Mayıs’ın doğuşuna yol açmıştı.
İspanya İç Savaşı’nda Anarşistler ve Marksistler, Dayanışma ve Çatışma Arasında
İspanya İç Savaşı (1936-1939), faşist General Franco’nun milliyetçi güçlerine karşı Cumhuriyetçi cephede mücadele eden sol grupların karmaşık ilişkilerini yansıtan bir dönüm noktasıydı. Bu savaşta anarşistler (başta CNT-FAI federasyonu) ve marksistler (komünistler PCE ve troçkist eğilimli POUM), bir yandan faşizme karşı ortak bir direniş cephesi oluşturarak dayanışma gösterirken, öte yandan ideolojik farklılıklar nedeniyle derin çatışmalara sürüklendiler. Bu ikili dinamik, devrimci ideallerin pratikte nasıl çatıştığını gözler önüne serer.
Dayanışma yönü, savaşın ilk aylarında belirgindi. Temmuz 1936’da Franco’nun darbesiyle başlayan ayaklanmaya karşı, anarşistler ve marksistler hızla birleşti. Barselona ve Madrid gibi şehirlerde, CNT’nin anarşist milisleri ile PCE’nin komünist birlikleri omuz omuza savaştı. Örneğin, Halk Cephesi hükümeti altında, anarşistler endüstriyel kolektifler kurarak üretimi devrimci bir şekilde yönetirken, marksistler bu çabaları destekleyerek cepheye silah ve erzak sağladı. Aragon Cephesi’nde, anarşist Durruti Kolonu ile komünist Uluslararası Tugaylar’ın işbirliği, faşist ilerleyişi geçici olarak durdurdu. Bu birlik, “No Pasarán!” (Geçemeyecekler!) sloganı altında somutlaştı; anarşistlerin özgürlükçü ruhu ile marksistlerin disiplinli örgütlenmesi, Cumhuriyet’i ayakta tutan bir sinerji yarattı.
Ancak bu dayanışma, ideolojik uçurumlar nedeniyle hızla çatışmaya dönüştü. Anarşistler, devleti ve hiyerarşiyi reddederek yatay örgütlenmeyi savunurken, marksistler (özellikle Sovyet destekli PCE) merkezi bir devlet ve ordu yapısını önceliyordu. En çarpıcı örnek, Mayıs 1937’de Barselona’da patlak veren “Mayıs Olayları”ydı. Anarşist CNT ve POUM militanları, komünistlerin hükümeti ele geçirme girişimlerine karşı sokaklara döküldü. Telefon santralini ele geçirme girişimiyle başlayan çatışmalar, dört gün süren kanlı sokak savaşlarına evrildi; yüzlerce ölü ve yaralıyla sonuçlandı. Komünistler, anarşistleri “Troçkist ajanlar” diye suçlayarak bastırdı, POUM lideri Andreu Nin’i tutuklayıp öldürttü. Bir başka örnek, Katalonya’daki kolektif çiftliklerde yaşandı: Anarşistler köylülerin özyönetimini kurarken, komünistler bu yapıları “devrim karşıtı” görüp dağıttı, toprakları merkezi planlamaya tabi tuttu. Bu çatışmalar, Sovyet etkisiyle marksistlerin üstün gelmesine yol açtı, ancak Cumhuriyet’in iç bölünmesini derinleştirerek Franco’nun zaferini kolaylaştırdı.
Sonuçta, İspanya İç Savaşı, solun trajik paradoksunu simgeler: Faşizme karşı birlik, ideolojik saflık uğruna parçalanma. Bu deneyim, George Orwell’in “Katalonya’ya Selam” kitabında da anlatıldığı gibi, devrimci hayallerin gerçek politikle çarpışmasını gösterir. Anarşistler ve marksistler, ortak düşmana karşı dayanışmalarına rağmen, özgürlük ve otorite arasındaki çatışmada birbirlerini yaraladılar – bu da sol hareketlerin tarihsel bir dersi haline geldi.
Kaynak
Catalonia’ya Selam George Orwell
Murray Bookchin, İspanyol Devrimi’nde Anarşistler
José Peirats: İspanyol Devrimi’nin Dersleri
Antony Beevor: Tarafsız bir genel bakış; anarşist kolektifler, marksist Uluslararası Tugaylar ve Mayıs Olayları gibi çatışmaları dengeli anlatır
Yorumlar (0)