Kılıçdaroğlu söylemine psikopolitik bir analiz

Klinik ve Örgütsel Psikolog Kıvılcım Kıran mutlak butlan kararıyla CHP'nin başına atanan Kemal Kılıçdaroğlu'nun iktidar medyasına verdiği bayramlaşma röportajını "psikopolitik söylem analizi" ile değerlendirdi. Kılıçdaroğlu'nu hazırlıksız, savunmacı ve şaşkın gördüğünü belirten Kıran, konuşmanın bütününü "obsesif, narsistik, ödipal ve melankolik" hatlardan analiz etti.

Kılıçdaroğlu söylemine psikopolitik bir analiz

Kılıçdaroğlu’nun iktidarının medyasına verdiği bayramlaşma röportajını bayramın ilk günü aile ziyaretleri nedeni ile parça parça seyredebilmiştim. Bugün tamamını izledim ve bir psikopolitik söylem analizi hak ettiğini düşündüm. Çünkü izlediğim bir bayramlaşma değildi, bir dizi psikolojik savunma mekanizmaları sıralamasıydı. Ve şunu da söyleyeyim Kılıçdaroğlu'nu sandığım kadar kuvvetli görmedim. Hazırlıksız, savunmacı ve şaşkın göründü bana.

Söylemi ise üç hattan ilerliyordu… devamı aşağıdaki yazıda:

---

Kılıçdaroğlu'nun “bayramlaşması”nın Hatırlattığı: Kaybettiğimiz Bir Cennet Yok

Payanda bir liderin meşruiyet savunmasının söylem incelemesi ve artık düşmememiz gereken tuzaklar üzerine bir psikopolitik analiz

Kılıçdaroğlu’nun iktidarının medyasına verdiği bayramlaşma röportajını bayramın ilk günü aile ziyaretleri nedeni ile parça parça seyredebilmiştim. Bugün tamamını izledim ve bir psikopolitik söylem analizi hak ettiğini düşündüm. Çünkü izlediğim bir bayramlaşma değildi, bir meşruiyet savunması ve bir dizi psikolojik savunma mekanizmaları sıralamasıydı. Ve şunu da söyleyeyim Kılıçdaroğlu'nu sandığım kadar kuvvetli görmedim. Hazırlıksız, savunmacı ve şaşkın göründü bana.

Söylemi ise üç hattan ilerliyordu.

Obsesif hat: Hukukun silahlaşması

Kılıçdaroğlu’nun konuşması boyunca bir kelime obsesif bir şekilde dönüyor: hukuk. Hukuk, yasa, yasal zemin, tüzük, yargı kararı… Konuşmasında hukukla ilgili bu kadar çok ifadenin obsesif bir şekilde ısrarlı tekrarı, tabii ki tesadüf değil.

İmamoğlu'nun tutuklu avukatı Mehmet Pehlivan'ın üzerine kitap da yazdığı o kavram tam da burada karşımıza çıkıyor: lawfare – yargıharp [1], yani “hukukun siyasal muhalefetin yok edilmesine yönelik silah olarak kullanımı[2]. Kılıçdaroğlu'nun söyleminde hukuk artık bir zemin değil, bir kalkan ve bir silah. Her sorunun, her sorumluluğun arkasına sığındığı bir otorite.

Ve bu kalkanın altında ciddi bir meşruiyet ihtiyacı var. Bundan çekindiği, söylediği kadar rahat olmadığı belli ki sözlerinden de yansıyor. Burası Kılıçdaroğlu’nun hem güçlü hem de zayıf karnı. Güçlü, çünkü kim hukuka karşı çıkmayı savunabilir ki? Nitekim iktidar da yargıyı silahlaştırarak hukuku kendine kalkan, silah, hatta top, tüfek, füze yapmadı mı?

Ama öte yandan çok da zayıf, çünkü Kılıçdaroğlu artık hiç kimsenin şüphesi olmayacak bir şekilde iktidar tarafından göreve getirilmiş ve siyasi olarak kastre yani hadım [3] edilmiş bir figür. Medet umduğu ve arkasına sığındığı hukuk aslında onu iktidarsızlaştıran bir konumda tutuyor. Bu durumda “İktidar yürüyüşümüz başladı” şeklinde kurduğu cümleler de Kılıçdaroğlu’nu bir politik karikatüre dönüştürüyor.

Hukuk hattı konusunda son bir not da konuşmada hem “Yargı kararına uyacaksınız, üstüne çıkamazsınız” deyip hem de Demirtaş ve Can Atalay kararlarının uygulanmamasını eleştirmesi, ki bu da aynı ikircikli durumunun tezahürü. Anayasaya aykırı olduğu söylemesine rağmen dokunulmazlıkların kalkmasına yeşil ışık veren, yani Demirtaş'ı hapse götüren yolu açan da kendisi, şu anda bunu eleştiren de kendisi.

Hülasa hukuka sığınması da seçimlerinin sonucundan onu kurtaramayacak, pozisyonundan da hiç emin değil, obsesif şekilde hukuk ve yargı demesi de bunu gösteriyor. Bunu aynı zamanda "sahibinin sesi" olarak da okumamız lazım: Kılıçdaroğlu'nun sahibi de rahatsız.

Narsistik hat: Örtük narsisizm ve sahte ahlakçılık

Kılıçdaroğlu'nun kırılgan-örtük narsist [4] liderlik mizacı yıllardır süren devlet görevleri geleneğinden de besleniyor olsa gerek. Bu kadar uzun süre resmi görevlerde bulunmuş biri, kendi kimliğini görev kimliğinden ayrıştıramaz hale gelir, bunu da doğal bulduğumu söylemem lazım. Böyle bir ayrışmanın olabilmesi çok yüksek bir farkındalık ve ego gücü gerektirir ancak Kılıçdaroğlu’nun böyle bir gücü yok. Halk arasında “Kılışdar’ın lider vasfı yok!” diye basitleşmiş söylem aslında buna işaret ediyor, zira halkımız narsisistik liderin örtüğünü değil, grandiyözünü sever.

Yıllardır izlediğimiz şu anlatı da buradan çıkıyor: o aslında hiç istemez, onu hep başkası aday gösterir, o yalnızca hukuki zorunluluk nedeniyle geri döner. Bu, arzuyu sürekli başka bir yere deviren klasik bir savunma. Lacancı [5] bir yankıyla söylersek: özne kendi arzusunu üstlenmek yerine onu Öteki’ne (yargıya, “koşullara”, partiye) iade ediyor. “Ben istemiyorum, beni o / onlar istiyor.” Arzunun faili olmayı reddetmek, aynı zamanda sorumluluğun da faili olmamaktır.

Arzusunu takip etmek için istek duyan ama asla arzusunu sahiplenecek sorumluluğu da almayan bu liderlik yapısı Kılıçdaroğlu’nun senelerdir şüpheyle izlediğimiz ama bir türlü emin olamadığımız kulisçi ve sinsi olarak tabir edilen yönetim yapısını da artık gizlenemeyecek şekilde faş ediyor. Bunun en vahim somut örneği hepimiz için hala çok canlı zaten: İktidar değişimine en yakın olunan o tarihi anda Altılı Masa'da gerçekte ne oldu?

Tanıdık ama yine de altının çizilmesi gereken bir başka savunma da sürekli bir ahlaki erdem ekseninde konuşması: ben erdemliyim, onlar değil. Ama erdemin olduğu her yerde sorumluluğu da asla almayıp, sorumluluğu adeta buharlaştırıyor:

Neden döndü? Yargı istedi. Yargı süreci hakkında görüşü? “Hukukçular bilir." Milletvekilleri neden erken gitti? “Talimat benden değil.” Polis müdahalesi? “İzledim, içim burkuldu.

Önemli nokta ise şu: Kılıçdaroğlu bu örtük narsistik ahlakçı erdem sinyalleyen yapısını yıllarca “alçakgönüllü lider gösterisi” ile bir performansa dönüştürdü. Bu konuşmada da yıllardır sergilediği o tanıdık imaj yine sahnede: “Ben tek başıma karar vermem. Her şeyi genel başkan biliyor diye bir düşüncede değilim.

Ne yazık ki bu alçakgönüllülük gösterisiyle yıllarca oyalandık. Kılıçdaroğlu’nun karşısında o kadar otoriter, o kadar baskın bir tek adam lider profili vardı ki, bu mütevazı görünüm muhalif çevrelerde bir erdem gibi parladı. CHP'nin ana kitlesinin şehirli orta sınıf ahlakçı gelenekten gelen kitleler olduğunu düşünürsek, Tennessee Williams’ın Arzu Tramvayı eserindeki göndermesi gibi, “Ahlak orta sınıf içindir[6], dolayısı ile bu erdemlilik gösterisinin bizlerden senelerce alkış ve destek alması da tesadüf değil. Çünkü orta sınıf ahlakı, arzuyu çıplak haliyle değil, terbiye edilmiş, mütevazı, “haddini bilen” haliyle, yani Freudyen dille “bastırılmış” halde sever. Kılıçdaroğlu tam da bu beklentinin kusursuz aynasıydı. Ancak bu aynı zamanda örtük kırılgan narsist pozisyonu gizleyen de bir hal yaratır. Örtük narsistler aynı zamanda erdem sinyalleyen, ahlakçı bir yapıdadır, çünkü onlar arzularını takip etmek için ellerini kirletmeyecek kadar üstündürler. Oysa alçakgönüllülük ile sorumluluktan kaçış çoğu zaman aynı cümlenin içine de sığar ki burada da böyle olduğunu görüyoruz.

Ödipal hat: Gelenek otoritesi ve isyankar oğullar

Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin parti binası üzerinden söylediği şu cümle dikkat çekici: “Orası kimsenin babasının malı değildir. Orası halkındır. Cumhuriyet tarihinde CHP'nin kapıları asla kapanmamıştır.”

Burada bir gelenek otoritesi inşa ediliyor. Ve bu otoritenin karşısına dikilen bir figür var: sembolik babaya başkaldıran isyankar oğullar: İmamoğlu ve Özel başta olmak üzere tüm değişimci yapı.

Oysa bu, CHP tarihinin tekrarı. Ecevit bir zamanlar, sarsılmaz bir tek adam, Kurtuluş Savaşı komutanı İsmet İnönü'ye başkaldıran sembolik oğuldu. Baykal da efsanevi halk kahramanı “Karaoğlan”a, yani Ecevit'e karşı çıkmıştı. Şimdi Kılıçdaroğlu kendini baba konumuna yerleştirip aynı döngünün yeni halkasını ise “sapkınlık” olarak adlandırıyor. Üstelik başka bir konuşmasında “bizim partide itiraz kültürü vardır, bu iyidir” diyen de kendisi. İtiraz, övüldüğü anda erdem, kendisine döndüğü anda sapkınlık, CHP'nin geleneksel kodlarını bozan bir isyan oluyor. Ve Kılıçdaroğlu'nun kendi erki bu isyankar oğullara yetmediği için, onları en büyük babanın, otoriter iktidarın yargı sopasıyla hizaya sokmaya yelteniyor.

Tabii ki bu durumun bir savunması olarak söyleminde keskin bir yarılma, psikoloji dilinde bölme dediğimiz durumu gözlemliyoruz. Özel cephesi “militanlar”, “ahlaki sorunları olan kişileri partiye dolduran kötüler”, “para dağıtanlar”. Kirlilik hep Kılıçdaroğlu’nun dışında.

Kendisi ise “Cumhuriyet Halk Partisi'nin aklı, mantığı, tarihsel birikimi”ni temsil eden, kurucu ahlaki kodları takip eden, dinleyen ve sabreden gelenekten. Saflık ise hep Kılıçdaroğlu’nun içinde veya geçmişte.

Buradaki ironi ise şu: Kılıçdaroğlu Baykal'dan CHP'yi devraldığında Y-CHP(Yeni CHP) [7] kavramını ortaya atan da kendisiydi ve bu hayli eleştirilmişti. Bir zamanlar partiyi yenilemekten söz eden adam, bugün değişimi kirlilik, geçmişe dönüşü ise saflık olarak kodluyor.

Aslında buradaki çelişki tesadüf değil, bu da bir savunma mekanizması. Bir zamanlar “yenilik” vaadiyle gelen, yani geleneği bir yük gibi gören Kılıçdaroğlu, bugün tam da o reddettiği geleneğin en hararetli bekçisi kesiliyor. Psikoloji buna aşinadır, en şiddetle savunduğumuz şey, çoğu zaman bir zamanlar inkar ettiğimiz, bastırdığımız şeydir. Gelenek otoritesine bu ani ve abartılı sarılış, kendi “yenilikçi” geçmişinin üstünü örtmeye çalışan bir tür telafi. Dünün reformisti, bugün ancak gelenek muhafızlığı yaparak var olabiliyor, çünkü reform yapacak ne gücü ne de meşruiyeti kaldı.

Melankoli hattı: Kaybedilen cennet fantezisinin tuzağı

Fikrimce bizi en çok ilgilendiren, üzerine en çok düşünmemiz gereken, hem Özel cephesini hem bizi bu çıkmazdan çıkaracak anahtar cümle ise şu: “Cumhuriyet Halk Partisi kuruluşundaki ahlaki kodlara yeniden kavuşmak zorundadır.

Kılıçdaroğlu’nun bu cümlesi tam da kaçınmamız gereken şey.

Muhalif kesimin başına ne geldiyse, bu nostaljik-restoratif arzudan ve onun bizi sürüklediği melankolik çaresizlikten geldi. Yıllarca AKP'yi ahlaksız, muhalefeti ise ahlaklı olarak konumlandırdık. Bunda gözlemsel bir doğruluk da yok değil: AKP'nin senelerdir süren iktidarı, ahlaki kaygılarla sınırlanmayan, cumhuriyetin yaslandığı orta sınıf ahlakını ağzı açık bırakan bir pragmatizmin güç gösterisiydi. Ama mesele tam da burada: rakibin pragmatizmine ahlakçılıkla cevap vermek, kaybetmenin en asil yolu oldu, *şerefli yenilgiler* alındı. Bu konuşma ile bir kez daha net görülüyor ki, iktidarla uyumlu hale gelmiş bir Kılıçdaroğlu'nun işlevi, muhalifleri depresif bir çaresizlik içinde tutmak: yenilmiş ama haklı, mağdur ama gururlu bir yerde sabitlemek. Kılıçdaroğlu bu iş için harika bir araç.

Kayıp bir altın çağa dönme fantezisi, hiçbir zaman tam olarak var olmamış bir kökene yaslanır. Ve o kökene “yeniden kavuşma” çağrısı, ileri değil, geri bakan bir arzudur. Bizi bir gelecek tasavvurundan çok, bir yasın içinde tutar.

CHP’nin kuşkusuz gurur duyulacak bir tarihi, gücünü Kurtuluş Savaşı mücadelesinden alan bir mirası ve mücadele geleneği var. Cumhuriyeti kurmuş partiye yapılan saldırıların cumhuriyetin kendisine yapılıyor gibi hissedilmesi de bizlerin bir hezeyanı değil, yapısal bir gerçeklik. İktidarın bu saldırıları yapması da çok anlaşılır, onların da ellerinde kendilerini hareket halinde tutacak başka bir kozları kalmadı, tek yapabilecekleri kuvvetle kuruluş temeline saldırmak. Ancak kuruluş ahlaki kodlarına dönmek ifadesi ve ahlak çekişmesine girmek bu bağlamda Özel cephesinin ayrışması gereken bir söylem, çünkü bu söyleme kapılmak, Kılıçdaroğlu'nun zeminine çekilmek demektir. Kılıçdaroğlu bu söylemi benimseyecek ve bunu ileri sürecek, çünkü iktidar tarafından kendisine bahşedilen koltuğunda bu söylemden başka hiçbir politik sermayesi de yok.

Bu hat karşısında iktidarı devirmek isteyen Özel ve İmamoğlu ile onu destekleyen kitlelerin asıl sermayesi ise tam da Kurtuluş Savaşı mücadelesindeki gibi geriye değil ileri bakan bir tavır olmalı, ahlak üzerinden bir söylem kurmayı bırakmalıyız. Konu bu değil. Kuruluşun kendisi de ne bir nostalji ne de ahlak hareketiydi, var olmayan, tahayyül dahi edilemeyen bir geleceğin inşasıydı, radikal bir isyan, bir akla hayale gelmeyecek yenilik hareketi, bir özlem, kuvvetli bir arzu idi. Bir avuç insan ahlak ya da geleneğin değil, kurmak istedikleri geleceğin gücüyle ayağa kalktı. O mirasa sahip çıkmanın yolu, Özel’in dediği gibi meydanlara çıkmak, kurtuluş mücadelesinin kurucu tavrını tekrarlamaktır, bugün en kuvvetli itici güç olan gençlerin de beklentisi ahlaki üstünlük üzerinden bir çekişme değil, bir gelecek inşasıdır.

Psikolojik dinamiğine bakarsak melankoli kaybedilen nesneye yapışıp kalır, yas ise onu dönüştürür, yeni bir anlamla devam eder. Kılıçdaroğlu'nun "ahlaki kodlara dönüş" çağrısı bizi melankoliye, o felçli "haklı ama yenik" konforuna davet ediyor, orası bir tuzak. Oysa Özel'in 24 Mayıs'ta otobüs üzerinden söylediği şu söz tam da bu konfordan çıkışın çağrısı: "Bu iktidar değişmeden ölürsem gözüm açık gider diyen partililerin cenazesine gitmekten nefret ediyorum." Yası dönüştürebilmek ileriye dönük bir özlemle bizi harekete geçirecek arzuyu canlı tutmak demek…

Özetle kaybettiğimiz bir cennet yok, hak ettiğimiz ve kazanılacak bir cennet var.

Teşekkürler: Klinik ve Örgütsel Psikolog Kıvılcım Kıran

---
[1]“Lawfare”, İngilizce law (hukuk) ve warfare (savaş) kelimelerinin birleşiminden türetilmiş bir kavramdır. Türkçeye “yargıharp” olarak Murat Yetkin tarafından önerilmiş. https://yetkinreport.com/tag/yargiharp/
[2]Bu alıntı Mehmet Pehlivan’ın kitabının tanıtım metninden alınmıştır.
[3]Kastrasyon – kastre edilme (hadım etme) burada elbette mecazi anlamda kullanılmaktadır. Psikanalitik gelenekte kastrasyon, öznenin gücünün, failliğinin ve arzusunu eyleme döküme kapasitesinin sembolik olarak elinden alınmasını anlatır. Burada kastedilen Kılıçdaroğlu'nun kişiliği değil, içine yerleştirildiği siyasi konumun onu eylemsizleştiren yapısıdır.
[4]Örtük (kovert) narsisizm, grandiyöz (büyüklenmeci açık) narsisizmden farklı olarak gösterişli bir üstünlük sergilemez. Aksine alçakgönüllük, kırılganlık, mağduriyet ve ahlaki üstünlük görünümü altında işler. Kişi kendini doğrudan yüceltmek yerine çevresinin takdirine ve onayına ince ama derin bir bağımlılık duyar. Bu ayrım tek bir kuramcıya değil, bir psikanalitik gelenege aittir: kovert/grandiyöz ayrımını belirginleştiren başlıca isimler Akhtar ve Cooper (1989) ve Gabbard'dır (1989). Kohut'un narsisistik yaralanma kavramı da bu çizginin arka planını oluşturur. Burada kastedilen Kılıçdaroğlu'nun kişilik tanısı değil, kamusal lider performansının ve söyleminin yapısal bir okumasıdır.
[5]Fransız Psikanalitik kuramcı Jacques Lacan'ın kuramına bir gönderme. "Arzu, Öteki'nin arzusudur" (le désir est le désir de l'Autre) Lacan'ın çalışmalarında en çok tekrarlanan formüllerinden biridir. Kişinin kendi arzusu bile başkalarının beklenti ve talepleri üzerinden kurulur anlamına gelir. Buradaki kullanım öznenin arzusunun sorumluluğunu üstlenmek yerine onu dışsal bir merciye devretmesini anlatır.
[6]“"Ahlak orta sınıf içindir" türünden ifadeler yaygın olarak Tennessee Williams'a ve Arzu Tramvayı oyununun karakteri Blanche DuBois'ya atfedilir. Buradaki kullanım birebir bir alıntı değil, Blanche karakterinin temsil ettiği sınıfsal tavrın özlü bir aktarımıdır. Williams'ın eserlerinde arzu, ahlak ve sınıf gerilimi tekrar eden bir temadır.
[7]Y-CHP (Yeni CHP), Kılıçdaroğlu'nun 2010'da Deniz Baykal'dan genel başkanlığı devralmasının ardından partinin yenileneceği ve değişeceği vaadiyle gündeme gelen bir söylemdir. Dönemin değişim ve açılım iddialarını taşıyan bu kavram sonradan hayli eleştirilmiştir.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış