Organik Çürüme ve CHP’nin Sınavı

​Buradan dışarıdan bakarak sormak gerekir: CHP, yapısal olarak bu dönüşümü gerçekleştirebilecek bir parti midir? CHP bir sınıf partisi değildir; sosyal demokrat bir parti olarak kendini geniş halk kesimlerinin ortak sesi olarak konumlandırır. Bu iddia, pratikte son derece heterojen bir kadro ve örgüt yapısını beraberinde getirir. İmar rantıyla bütünleşmiş yerel güç odakları, onlarca yıldır yeniden üretilen çıkar ağları ve sosyal demokrasinin “herkes için” söylemiyle örtüşmeyen yerel pratikler, partinin kendi iddiasıyla pratiği arasına kama sokmaktadır. Sosyal demokrat bir partinin “halk adına” konuşabilmesi, o halkın çıkarlarıyla çatışan unsurları bünyesinde barındırmamasını zorunlu kılar. Bu koşul sağlanmadan, merkezi söylemin ne kadar güçlü olduğunun önemi sınırlı kalır. Bu tespiti görmezden gelmek, analizi yarıda bırakmaktır.

Organik Çürüme ve CHP’nin Sınavı

Organik Çürüme ve CHP’nin Sınavı

Bir muhalefet partisinin genel merkezi ne kadar sert bir dil kurarsa kursun, o partinin yerel örgütleri farklı bir dünyada yaşıyorsa, bu iki gerçeklik eninde sonunda birbirini törpüler. Türkiye solunun tarihsel deneyimi bu gerçeği defalarca doğrulamıştır. Bugün CHP özelinde aynı soruyla yeniden yüzleşmek gerekmektedir.

Şunu baştan netleştirmek gerekir. Bu yazıda ele alınan sorun Özgür Özel’in yarattığı bir tablo değil; tersine, onlarca yıllık bir birikimin, defalarca yenilenen ama bir türlü köklü biçimde ele alınmayan yapısal bir eğilimin ürünüdür. CHP, tarihsel olarak hem merkezi bir muhalefet söylemi hem de yerel düzeyde son derece heterojen, zaman zaman birbiriyle çelişen çıkar bloklarını aynı çatı altında barındırmıştır. Bu durum partiye seçimlerde esneklik kazandırmış ama örgütsel tutarlılığını her seferinde zayıflatmıştır. Özel’in önündeki görev bu mirası tasfiye etmek, yerine bütünlüklü bir örgütsel kültür inşa etmektir. Bu nedenle buradaki eleştiri kişiye değil yapıya yöneliktir. Ama yapısal bir sorun, yapısal bir müdahaleyi zorunlu kılar ve bu zorunluluktan kaçış yoktur. CHP sosyal demokrat bir parti olarak kendini sınıflar üstü, geniş halk kesimlerinin temsilcisi olarak tanımlar. Bu iddia kendi içinde tutarlı olabilir; ama pratikte partinin yerel örgütlerini kuşatan ekonomik çıkar ağları, bu iddiayı her adımda zorlamaktadır. Bu gerçekle yüzleşmeden ilerlemenin bedeli ağır olacaktır.

Yerel İktidar: Çürümenin En Verimli Zemini

Siyasi partiler merkezin politikaları doğrultusunda hareket ettiklerini dile getirseler de yerel örgütlerin gerçekte farklı bir ekosistemde var olduğunu kabul etmek zorundadırlar. İl başkanları, ilçe örgütü, belediye meclisi üyeleri ya da belediye başkanlarının her biri, bulunduğu coğrafyanın ekonomik güç ilişkileriyle doğrudan temas halindedir. Esnaf odası, müteahhit, arazi sahibi, ihale bekleyen taşeron, belediye binasının kapısından düzenli olarak giren aktörlerdir.

Bu ilişki kendi başına bir sorun değildir. Asıl sorun şuradan kaynaklanır: Yerel ekonomik güç, zamanla yerel siyasi kadroyu kendi çıkarlarının taşıyıcısına dönüştürür. Bu dönüşüm ani ve dramatik bir kopuşla değil, küçük uzlaşmaların, görmezden gelmelerin ve sessiz müttefiklik ilişkilerinin birikmesiyle gerçekleşir. Bugün bir imar talebini geri çevirmemek, yarın bir ihaleye itiraz etmemek, öbür gün bir açıklamayı yumuşatmak… Her adım tek başına masum görünür; ancak bu adımların toplamı, o kadronun siyasi kimliğini yeniden biçimlendirir.

Meselenin bir de yapısal asimetri boyutu vardır. İktidar partisi, muhalefet partisinin yerel kademelerine kıyasla çok daha geniş bir kaynak havuzunu (devlet ihaleleri, kamu bankaları kredileri, ruhsat ve izin mekanizmaları, teşvik paketleri) kontrol etmektedir. Bu kaynaklar yerel ekonomik aktörler üzerinde güçlü bir çekim alanı oluşturur. Yerel muhalefet yöneticisi hem bu çekim alanının içindedir hem de genel merkezin çizgisini taşımak durumundadır. Bu gerilim kimi zaman sessiz bir uyuma, kimi zaman açık bir kopuşa dönüşür. Her iki durumda da yerel kadronun bir bölümü, zamanla iktidar partisinin değil kendi pratik çıkarlarının gereği gibi davranmaya başlar.

Bunu ihanet anlatısına indirgemek analitik olarak yetersizdir. Ancak yapısal bir açıklama, siyasi bir yargıyı ortadan kaldırmaz. Maddi bağımlılık zamanla siyasi tutumu belirler. Bu dönüşüm bir karakter sorunu değildir; ama sonuçları bakımından bir tercih sorunudur. İmar rantıyla bütünleşmiş belediye başkanı, emekçilerin ve kiracıların aleyhine işleyen bir düzeni fiilen taşımaktadır. Bu, yapısal bir zorunlulukla açıklanabilir ama aynı zamanda halkın çıkarlarına karşı alınmış bilinçli bir konumlanmadır. CHP’nin sosyal demokrat olma iddiası (geniş halk kesimlerinin ortak sesi olmak) bu tablo ile yan yana duramaz. Bu çelişki çözülmeden muhalefetin bütünlüklü bir güce ulaşması mümkün değildir. Sorun, Özel’in görmek isteyip istemediğinde değil; CHP’nin yapısının bu çelişkiyi çözmeye elverişli olup olmadığındadır.

Sıkıyı Bulunca Kaçmak

Aynı çürüme mantığı yalnızca maddi ilişkiler üzerinden işlemez. Bir kesimde ekonomik cazibe belirleyiciyse, başka bir kesimde siyasi konfor alanının zorlandığı an belirleyicidir. Sonuç farklı görünse de kökteki mantık aynıdır. Partinin bütünü adına üstlenilmesi gereken siyasi bedelden kaçmak.

Bu meseleyi salt güncel bir sorun olarak okumak yanıltıcı olur. CHP’nin yakın tarihine, özellikle Baykal dönemine bakıldığında, ulusalcı-şoven fraksiyonun zaman zaman parti içinde marjinal bir konum işgal etmekle kalmayıp yönetim kademelerinin en üst düzeylerine kadar sızdığı görülmektedir. 28 Şubat sürecinde CHP, askeri vesayetle mesafesini yeterince koyamadı; kimi zaman o atmosfere ortak oldu. Kürt meselesinde inkârcı hat, onlarca yıl boyunca partinin resmi refleksi haline geldi; Kürt siyasi kimliğini tanımak değil, bastırmak esas alındı. Bu tutumlar bireysel tercihler değil, ulusalcı fraksiyonun parti üzerindeki yapısal ağırlığının ürünüydü.

O dönemlerin ortak paydası CHP’nin toplumsal muhalefet kapasitesini en çok yitirdiği, iktidarla mesafesinin en çok muğlaklaştığı anlara isabet etmesidir. Bu tesadüf değildir. Ulusalcı-şoven ideoloji (yapısı ve doğası gereğince), sınıfsal çatışmayı örten, ezilen halkların taleplerini milli birlik söylemi altında bastıran ve nihayetinde statükoya hizmet eden bir işlev üstlenir. Bu ideolojinin muhalefet partisi içinde güç kazandığı her dönem, o partinin emekçi kesimlere ve ezilen halklara dönük söyleminin zayıfladığı bir döneme denk gelmiştir. Kılıçdaroğlu döneminde bu fraksiyonun etkisinin kısmen törpülendiği iddia edilse de aslında o dönemde de yapısal varlığı bir biçimde korunarak hiçbir dönemde tam anlamıyla tasfiye edilememiştir.

Özgür Özel’in bugün temsil ettiği hat, tam da bu tarihsel birikime karşı durduğu iddiasında. Kürt sorununda diyalog ve siyasi çözüm zeminini sahiplenmek, Ortadoğu’daki savaşlar karşısında net bir tutum almak gibi pozisyonlar yalnızca bugünün siyasi konjonktürüne değil, CHP’nin kendi iç tarihindeki ulusalcı baskıya da meydan okuyor. Bu yüzden sergilenen bu politik duruş hem iktidar karşısında hem de parti içindeki ulusalcı yapıya karşı olmasından kaynaklı iki kez cesaret gerektiriyor.

Ne var ki o fraksiyon hâlâ varlığını sürdürmektedir ve Özel döneminde de somut biçimde kendini göstermiştir. Bolu ve Afyon belediye başkanları bu tablonun yakın dönemden en çarpıcı örnekleridir. İmamoğlu’nun Kürtçe eğitime ilişkin açıklamalarına “Türk milliyetçiliği ve üniter devlet CHP’nin vazgeçilmez değerleridir” diye yüksek sesle tepki verenler, Sezgin Tanrıkulu gibi isimleri sosyal medyadan ima yoluyla hedef alanlar, iktidar medyasının diline yaklaşan, AKP’nin Kürt karşıtı söylemine zemin hazırlayan bir tutum sergilemiştir. Afyon’dan gelen “belediyenin kapıları DEM Parti hariç herkese açık” açıklaması ise CHP’nin kendi genel başkanının çizgisiyle açıktan çelişen, DEM Parti’ye yönelik iktidar düşmanlığını içselleştirmiş bir siyasi pozisyonun ürünüdür.

Bu fraksiyonun asıl karakterini ise iktidarın baskısıyla karşılaştıklarında, yani yargı ya da idari müdahaleyle hedef alındıklarında, hemen Özel’in arkasına sığınırken, Özel’in Kürt meselesinde, Ortadoğu’daki savaşlara karşı durmasında, demokratik bir çizgiyi sahiplenmesinde karşısında durmaları ortaya koymaktadır. Özgür Özel’i iktidar baskısına karşı kalkan olarak kullanırken, o genel başkanın siyasi hattını içeriden baltalamak tutarsızlık değil; bilinçli bir konumlanmadır.

Siyasi olarak adını koymak gerekir. Bu faşist yapılanma, CHP kimliği taşımasına karşın ideolojik olarak AKP’nin statükosuna yedeklenmiş durumdadır. Kürt halkının siyasi taleplerini meşru görmemek, Ortadoğu’daki emperyalist savaşlara sessiz kalmak ya da onları örtük biçimde desteklemek, demokratikleşmeyi tehdit olarak algılamak AKP iktidarının temel refleksleridir. Bu refleksleri CHP kimliğiyle yeniden üretmek, muhalefeti içeriden boşaltmaktan başka bir anlam taşımaz. Bu bir yanılgı değil, bir tercihtir. Ve bu tercih, ezilen halklara ve gerçek bir muhalefet bekleyen milyonlara karşı işlenmiş siyasi bir alçaklıktır.

Aynı kesimin bir bölümü ise bu ideolojik konumlanmanın üzerine bir de somut baskı mekanizmasıyla karşı karşıya kalmaktadır. İktidarın yıllara yayılan yerel yönetim süreçlerinde biriktirdiği yolsuzluk dosyaları, belirli kadrolara karşı güçlü bir koz işlevi görmektedir. Dosyası olan kadro susturulur; susturulan kadro bir süre sonra sessizce eklemlenir. Zira ideolojik olarak zaten zayıflamış, konfor alanını yitirmiş bir kadro; iktidarın elindeki dosya baskısına karşı son derece kırılgan bir zemin üzerinde durmaktadır. Maddi çıkarla çürüyen kadro iktidarın ekonomik ağına çekiliyorsa, ideolojik olarak AKP’ye yedeklenmiş kadro da dosya baskısıyla teslim olmaktadır. İkisi farklı yollar olsa da aynı yere varmaktadır.

Seçmen Görüyor

Bu yapısal çürümenin en somut ve en tehlikeli sonucu, parti içinde değil seçmen nezdinde yaşanmaktadır. CHP tabanı homojen bir kitle değildir; ama bu tabanı bir arada tutan şey, büyük ölçüde iktidara duyulan ortak bir karşıtlık ve bu karşıtlığın partiye duyulan güvenle pekişmesidir. Güven ise söylemden değil, gözlemlenen pratikten beslenir.

Seçmen, genel merkezin açıklamalarını dinler; ama aynı zamanda belediye meclis kararlarını, ihale sonuçlarını, imar tadilatlarını ve yerel örgütün gündelik davranışlarını da izler. Bu iki düzlem arasındaki mesafe her genişlediğinde, “onlar da aynı” yargısı güçlenir. Bu yargı salt bir hayal kırıklığı değil, siyasi bir sonuç üretir: Seçmen sandığa gider ama kalbini götürmez; oy verir ama örgütlenmez, sahiplenmez, savunmaz. Muhalefet partisi böylece oy deposuna dönüşür, siyasi özneye değil.

Tarihsel olarak muhalefet partilerinin iktidara taşınamamasının ardında, salt elitler arası iktidar mücadelesinin yanı sıra bu seçmen kopuşu da yatmaktadır. Bir parti tabanını yalnızca iktidar karşıtlığıyla değil, kendi iç tutarlılığıyla da motive etmek zorundadır. Özel’in söylemi tabanı heyecanlandırıyorsa, bu heyecanın partinin yerel pratiklerindeki karşılığını bulamaması, uzun vadede telafisi güç bir güven erozyonuna dönüşecektir.

Örgüt Olmadan Muhalefet Olmaz

Türkiye’de muhalefet partilerinin zaman zaman düştüğü bir yanılgı vardır: İktidarla mücadeleyi yalnızca seçim dönemine ya da genel merkezdeki söyleme sıkıştırmak. Oysa iktidarla mücadele, kalıcı ve tutarlı bir örgütsel tutumu zorunlu kılar. Bu tutum, belediye meclisi oturumlarında da, ihale süreçlerinde de, imar komisyonlarında da kendini göstermelidir.

Bunun sağlanabilmesi için partinin ideolojik hattının yerel kademelere özümsetilmesi şarttır. Bu, bir propaganda faaliyeti olarak değil; yerel yöneticinin hangi çıkarları temsil ettiğinin, kimin yanında durduğunun, hangi baskılara nasıl yanıt verdiğinin sürekli sorgulandığı bir siyasi kültür olarak anlaşılmalıdır. Böyle bir kültür kendiliğinden oluşmaz. Ve CHP’nin tarihsel birikimi, bu kültürün yukarıdan aşağıya inşa edilmesinin önünde ciddi yapısal engeller barındırdığını defalarca göstermiştir.

Bu Sorun Yalnızca CHP’nin Sorunu Değildir

Yerel iktidar ilişkilerinin muhalefet partilerini içeriden aşındırması, Türkiye’ye özgü bir olgu değildir. Uzun süre iktidarda kalamamış, seçimlerde varlığını korumuş ama dönüştürücü bir güce ulaşamamış pek çok sol ve merkez-sol partinin tarihine bakıldığında benzer bir durum dikkat çeker. Merkezi söylemin güçlü, yerel pratiğin ise o söylemin gerekliliklerinden kopuk seyrettiği yapılar, bir noktadan sonra seçmene güven veremez hale gelmiştir.

Yerel yönetim, bir muhalefet partisi için hem en büyük fırsat hem de en büyük risk alanıdır. Fırsat çünkü iktidardan bağımsız bir pratik sergileme, alternatif üretme ve seçmene somut bir deneyim sunma imkânı tanır. Risk çünkü yerel ekonomik ilişkiler, ideolojik çizgiyi aşındırmak için en elverişli ortamı yaratır. Bu ikilem çözülmeden, merkezi söylemin ne kadar güçlü olduğunun önemi sınırlı kalır.

CHP bu açıdan kritik bir eşikte durmaktadır. Özel’in liderliğinde kurulan söylem, bu eşiği aşmak için gerekli ama tek başına yeterli olmayan bir koşuldur. Gerekli olan örgütsel dönüşüm, yalnızca Türkiye siyasetinin değil, benzer yapısal sorunlarla boğuşmuş her muhalefet deneyiminin önüne koyduğu temel sorudur. Yerel iktidarı nasıl kullanırsın? Onu merkezi çizgiyi güçlendiren bir araca mı dönüştürürsün, yoksa o çizgiyi kemiren bir bataklığa mı?

Muhalefet Yarım Kalmaz

Özgür Özel, iktidarla kurduğu mücadelede ideolojik olarak doğru bir hat üzerinde durmaktadır. Kürt sorununda diyalog zeminine sahip çıkmak, Ortadoğu’daki savaşlara karşı net bir tutum almak, ekonomik yıkımı ve hukuksuzluğu pervasızca teşhir etmek gibi. Bunların her biri siyasi bedeli olan, ama tam da bu yüzden kıymetli pozisyonlardır. Bu hattı kurmak cesaret ister; bu hatta sadık kalmak ise örgüt ister.

İşte sorun tam burada düğümlenmektedir. Özel sahada ne kadar ileri giderse gitsin, arkasında tutarlı ve disiplinli bir örgüt yoksa bu ilerleme kalıcı bir kazanıma dönüşemez. İmar rantıyla bütünleşmiş belediye başkanı, iktidarın söylemine ortak olan ulusalcı kadro, dosya baskısıyla teslim alınan il yöneticisi… Bunların her biri, Özel’in önde açtığı mesafeyi arkadan kapatmaktadır. Bu bir geri cephe sorunu değil, cephenin ta kendisidir.

Türkiye bu konjonktürde kararlı, tutarlı ve bütünlüklü bir muhalefetin olmadığı her günün bedelini ağır ödemektedir. Milyonlarca insan yalnızca sandıkta değil, gündelik yaşamında bu ödemeyi yapmaktadır.

Buradan dışarıdan bakarak sormak gerekir: CHP, yapısal olarak bu dönüşümü gerçekleştirebilecek bir parti midir? CHP bir sınıf partisi değildir; sosyal demokrat bir parti olarak kendini geniş halk kesimlerinin ortak sesi olarak konumlandırır. Bu iddia, pratikte son derece heterojen bir kadro ve örgüt yapısını beraberinde getirir. İmar rantıyla bütünleşmiş yerel güç odakları, onlarca yıldır yeniden üretilen çıkar ağları ve sosyal demokrasinin “herkes için” söylemiyle örtüşmeyen yerel pratikler, partinin kendi iddiasıyla pratiği arasına kama sokmaktadır. Sosyal demokrat bir partinin “halk adına” konuşabilmesi, o halkın çıkarlarıyla çatışan unsurları bünyesinde barındırmamasını zorunlu kılar. Bu koşul sağlanmadan, merkezi söylemin ne kadar güçlü olduğunun önemi sınırlı kalır. Bu tespiti görmezden gelmek, analizi yarıda bırakmaktır.

Muhalefet ya bütündür ya da yarımdır. Yarım muhalefet iktidarı yıpratmaz; yalnızca kendini tüketir. CHP’nin bu zinciri sarıp saramayacağı, Özel’in iradesinden çok partinin sosyal demokrat iddiasıyla yerel örgütsel pratiği arasındaki derin mesafenin kapatılıp kapatılamayacağına bağlıdır. Bu sorunun yanıtı, önümüzdeki süreçte yazılacaktır.

Muhalefet, söylemde değil pratikte sınanır!

Yorumlar (1)

Sezai Öz

2 ay önce / 12.03.2026

Yazıda dile getirilen tespitlerin bir bölümü Türkiye siyasetinin gerçek gerilimlerine işaret etmektedir. Yerel siyaset ile merkezi söylem arasındaki farklılıklar, yerel yönetimlerin ekonomik ve toplumsal ilişkilerle iç içe geçmesi ya da siyasi örgütlerin heterojen yapısı modern kitle partilerinin karşılaştığı yapısal sorunlardır. Bu nedenle yazının işaret ettiği bazı olgular bütünüyle yabancı değildir. Ancak burada asıl tartışılması gereken mesele bu olguların varlığı değil, bu olguların hangi yöntemle yorumlandığıdır. Söyleşi, bu karmaşık siyasal alanı “organik çürüme” kavramı üzerinden açıklamayı tercih etmektedir. Oysa siyaset bilimi ve tarihsel sosyoloji literatürü, geniş toplumsal dönüşümlerin çoğu zaman tek bir sınıfın saf siyasal ifadesiyle değil, farklı toplumsal kesimlerin oluşturduğu tarihsel ittifaklar üzerinden gerçekleştiğini göstermektedir. Antonio Gramschi’nin “tarihsel blok” kavramı bu noktada açıklayıcıdır. Gramsci’ye göre toplumsal dönüşümler yalnızca ekonomik sınıf ilişkilerinin mekanik bir sonucu değildir; farklı toplumsal kesimlerin ortak bir tarihsel yön etrafında kurdukları siyasal ve kültürel birliktelikler üzerinden gerçekleşir. Bu nedenle bir siyasal hareketin heterojen olması tek başına bir çürüme göstergesi değildir; çoğu zaman toplumsal dönüşüm arayışının doğal sonucudur. Türkiye’de Cumhuriyet devrimi de tam olarak böyle bir tarihsel yön üzerinden yükselmiştir. Cumhuriyet’i kuran siyasal irade yalnızca belirli bir toplumsal kesimin dar politik programına dayanmaz. Bürokratik kadrolar, askerî elitler, Anadolu eşrafı, yeni gelişen ticaret burjuvazisi ve modernleşme yanlısı aydınlar aynı siyasal dönüşüm projesinin farklı bileşenleri olmuştur. Cumhuriyet devrimlerinin başarısı da bu çok katmanlı kurucu uzlaşma sayesinde mümkün olmuştur. Nitekim Cumhuriyet’in en köklü dönüşümleri – eğitim birliği, hukuk devrimi, laiklik, kadınların siyasal haklarının tanınması – yalnızca belirli bir toplumsal grubun talepleri değil, yeni bir yurttaşlık düzeninin kurulması anlamına gelmiştir. Bu nedenle Kemalist halkçılık anlayışı klasik anlamda sınıf temelli bir siyaset yerine, farklı toplumsal kesimleri ortak bir kamusal modernleşme projesi etrafında buluşturan bir siyasal yaklaşım olarak ortaya çıkmıştır. Bu tarihsel çerçeve dikkate alındığında, geniş toplumsal temsil iddiası taşıyan bir siyasal hareketin yerel düzeyde farklı toplumsal aktörlerle temas etmesini doğrudan “çürüme” olarak okumak analitik açıdan eksik kalmaktadır. Yerel yönetimlerin ekonomik aktörler, sivil toplum ve toplumsal örgütlerle kurduğu ilişkiler modern kent yönetiminin doğasında vardır. Sorulması gereken soru bu ilişkilerin var olup olmadığı değil, hangi kamusal ilkeler doğrultusunda yönetildiğidir. Bugün Türkiye’de muhalefet belediyelerinde ortaya çıkan bazı uygulamalar bu tartışmayı daha somut hale getirmektedir. Sosyal belediyecilik uygulamaları, kent lokantaları, ücretsiz kreşler, sosyal destek programları ve şeffaf ihale mekanizmaları yerel yönetimlerin yalnızca ekonomik ilişkilerin alanı olmadığını; aynı zamanda alternatif kamu politikalarının üretilebildiği alanlar olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla mesele yalnızca bir parti örgütünün iç yapısıyla açıklanabilecek bir sorun değildir. Türkiye’de güçlü merkezi devlet yapısı, belediyelerin mali bağımlılığı, idari vesayet mekanizmaları ve siyasal iktidarın kurduğu baskı alanı yerel yönetimlerin hareket alanını doğrudan belirlemektedir. Bu koşullar altında ortaya çıkan gerilimler “organik çürüme”den ziyade, merkeziyetçi siyasal sistem ile yerel demokratik siyaset arasındaki yapısal gerilimin ifadesi olarak değerlendirilmelidir. Ancak burada daha temel bir soruyla karşı karşıyayız. Siyaset yalnızca eleştiri üretmek değildir; aynı zamanda yön tayin etmektir. Bu nedenle tartışmanın sonunda sıkça tekrar edilen bir slogana dönüp bakmak gerekir: Haklıyız, kazanacağız. Peki kim haklıdır? Ve neyi kazanacağız? Haklı olmak yalnızca kendi siyasi konumunu doğru görmek değildir. Haklı olmak; halkın onurunu, emeğini, özgürlüğünü ve eşit yurttaşlığını savunan tarihsel bir yönün içinde durmaktır. Kazanmak ise yalnızca seçim kazanmak değildir. Kazanmak; hukukun yeniden tesis edilmesini, kamunun yeniden halk adına işlemesini, emeğin sömürülmediği bir ekonomik düzeni, gençlerin umutsuzlukla değil umutla yaşayabildiği bir ülkeyi kurabilmektir. Bizim aradığımız zafer bir grubun diğerine üstünlüğü değildir. Bizim aradığımız şey Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında özgürlüğün, eşitliğin ve halk egemenliğinin yeniden güç kazandığı demokratik bir cumhuriyettir. Eğer siyaset gerçekten halkın onurunu, emeğini ve özgürlüğünü savunma iradesi ise, o zaman bu mücadelede haklı olanlar yalnızca kendileri için değil, bütün toplum için kazanmak zorundadır. Yazının ortaya koyduğu eleştiriler kıymetli ve tartışmayı besleyen nitelikte. Ancak siyaset yalnızca teşhis koymak değil, doğru tarihsel yönü kurabilmektir; bu yüzden bu tartışmanın sonunda mesele haklı çıkmak değil, ülkenin geleceğini kazanmaktır. Bunu da birlikte başaracağız.

  |   Beğenmedim 0   |   Cevapla