Roboski

İktidarın dış siyasete şahin, içerde otoriterleşeceğinin ilk sinyallerini verdiği 2011 yılı sonlarına doğru, hayatın her alanında her şey aslına rücu etti. Siyasi gerilimler arttıkça, sınır ticareti , eskiden olduğu gibi, yeniden “kaçakçılık” damgası yedi. Sınırlar militarize edildi, kontroller sıkılaştı. Ve işte tam burada, Roboski’nin trajedisi yaşandı. 28 Aralık 2011 gecesi, Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski köyünden bir grup genç ,çoğu çocuk yaştaydı, katır sırtında sigara mazot taşıyordu. Ailelerini geçindirmek için Irak sınırından mal getiriyorlardı. Ama o gece, Türk savaş uçakları onları bombaladı. 34 sivil, çoğunluğu 12-18 yaş arası çocuklar, hayatlarını kaybetti. Resmi açıklama “terörist sanılmışlar”dı, ama gerçekte onlar sadece sınırın iki yakasındaki fiyat farkından ekmek çıkarmaya çalışan köylülerdi.

Roboski

  33 Kurşun’dan Roboski’ye: Vurulmuşum Gündüzüm Gecemden Kara - 2 

Şimdi, böyle çaresiz ve bağlı, 
   Böyle arkasında bir soğuk namlu 
   Bulunmayaydı, 
   Sığınabilirdi yüceltilere... 
   Bu dağlar, kardeş dağlar, kadrini bilir, 
   Evvel Allah bu eller utandırmaz adamı, 
   Yanan cıgaranın külünü, 
   Güneşlerde çatal kıvılcımlanan 
   Engereğin dilini, 
   İlk atımda uçuran 
   Usta elleri... 
Ahmet Arif

Norveçli Kadının Sınır Ticareti

2000 yılının soğuk bir kışında, İsveç’in Norveç sınırına yakın küçük bir kasabasında misafir olarak kalıyordum. Her sabah, aynı sahneye tanık oluyordum: Orta yaşını geçmiş bir kadın, bagajı çeşitli mallarla dolu bir arabayla kasabaya geliyor, bazı ürünleri başka mallarla takas ediyor, bir kısmını satıyor ve elde ettiği parayla yeni ürünler alıp bagajı yeniden dolduruyordu. Sonra, geldiği yöne doğru yola koyuluyordu. Bu ritüel birkaç kez tekrarlanınca merakım uyanmış, yerel arkadaşlarıma sormuştum: “Bu kadın kim, ne yapıyor?”

Arkadaşlarım gülümseyerek anlatmıştı: Kadın Norveçliydi. İsveç’te pahalı olan bazı malları Norveç’ten getirip burada satıyor veya takas ediyordu. Karşılığında, Norveç’te pahalı olan ucuz ürünleri alıp kendi ülkesinde değerlendiriyordu. Bu, “sınır ticareti” olarak adlandırılan bir uygulamaydı; komşu ülkelerin sınır bölgelerinde yaşayanlar için bir hak olarak görülüyordu. Belirli bir limite kadar vergisiz veya düşük vergili ticaret, yerel ekonomiyi canlandırıyor, insanları birbirine bağlıyordu. Kimse bunu kaçakçılık olarak nitelendirmiyordu; aksine, bir gelenek, bir geçim kaynağıydı.

Bu anı, yıllar sonra Türkiye’deki sınır deneyimleriyle karşılaştırdığımda aklıma sıkça düşer. 2000’lerin ilk yılarında , Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkiler iyiyken, sınır illerimizde benzer bir ticaret canlanmıştı. Mardin, Şanlıurfa, Kilis ve Hatay gibi bölgelerde yaşayanlar, Suriye’den ucuz mazot, sigara veya gıda getirip Türkiye’de satıyor; karşılığında tekstil, elektronik veya diğer malları alıp Suriye’ye taşıyordu. Bu ticaret, sınır köylerini ayakta tutuyor, ailelere ek gelir sağlıyordu. Devlet bile bunu teşvik eder nitelikteydi; belirli miktarlarda izin veriliyor, yerel halkın hakkı olarak kabul ediliyordu. Sınırlar, ayrılık değil, birleşme noktası gibiydi.

 Bu Sınırlar Kime Karşı  

Türkiye’de sınırlar, tarih boyunca jeopolitik rüzgarların esintisiyle şekillenmiş, adeta bir tiyatro sahnesinde değişen dekorlar gibi konjonktüre göre dönüşmüştür. Sınırların mayınlanması veya silikleşmesi, yani insana yaraşır bir şekilde düzenlenmesi, asla ilkesel kurallara tabi olmamış; bunun yerine yönetenlerin keyfiyeti, uluslararası ittifaklar ve iç siyasi hesaplarla belirlenmiştir. Bu yaklaşım, sınırları yalnızca coğrafi çizgiler olmaktan çıkarıp, siyasi manevraların bir aracı haline getirmiştir.

Düşünün ki, Soğuk Savaş yıllarında Suriye sınırı mayın tarlalarıyla donatılırken, bu karar güvenlik gerekçeleriyle savunuluyordu. Ancak aynı sınır, yıllar sonra mülteci akınları karşısında “silikleşti”; kapılar açıldı, geçişler kolaylaştı. Bu değişim, kuralların evrenselliğinden değil, dönemin konjonktüründen kaynaklanıyordu: Bir yandan NATO müttefikliği, öte yandan iç politikadaki oy hesapları. Benzer şekilde, Yunanistan’la Ege’deki sınırlar, bir gün askeri tatbikatlarla gerilirken, ertesi gün turizm anlaşmalarıyla yumuşatılıyor. Burada insani boyut , mültecilerin acısı, mayın kurbanlarının trajedisi , sıklıkla göz ardı ediliyor; zira düzenlemeler, yönetenlerin anlık çıkarlarına göre sahneleniyor.

Bu keyfiyet, sadece dış politikada değil, iç dinamiklerde de kendini gösteriyor. Örneğin, Ermenistan sınırı yıllarca kapalı tutulurken, Azerbaycan’la ilişkilerin ısınmasıyla açılış sinyalleri veriliyor. Veya Irak ve İran sınırlarında kaçakçılıkla mücadele bahanesiyle mayınlar döşenirken, ekonomik baskılar altında bu mayınlar temizleniyor. Tüm bunlar, sınır politikalarının kuralsız bir oyuna dönüştüğünü kanıtlıyor: Yönetenler, konjonktürü okuyarak hamle yapıyor, halk ise bu oyunun kurbanı oluyor.

Sonuçta, Türkiye’de sınırlar insana yaraşır bir düzenlemeye kavuşmak için konjonktürün ötesinde,  en asgarisinden insanı merkeze alan ilkelere ihtiyaç duyuyor. Ancak mevcut sistemde, keyfiyetin gölgesi altında, gerçek bir değişim ufukta görünmüyor. Bu, sınırların yalnızca haritalarda değil, zihinlerde de mayınlı bir alan olduğunu hatırlatıyor.

Sınır Ticaretinin Gölgesinde, Roboski Katliamı İktidarın dış siyasete şahin, içerde otoriterleşeceğinin  ilk sinyallerini verdiği 2011 yılı sonlarına doğru, hayatın her alanında her şey  aslına rücu etti. Siyasi gerilimler arttıkça, sınır ticareti , eskiden olduğu gibi,  yeniden “kaçakçılık” damgası yedi. Sınırlar militarize edildi, kontroller sıkılaştı. Ve işte tam burada, Roboski’nin trajedisi yaşandı. 28 Aralık 2011 gecesi, Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski  Köyünden bir grup genç ,çoğu çocuk yaştaydı, katır sırtında sigara mazot taşıyordu. Ailelerini geçindirmek için Irak sınırından mal getiriyorlardı. Ama o gece, Türk savaş uçakları onları bombaladı. 34 sivil, çoğunluğu 12-18 yaş arası çocuklar, hayatlarını kaybetti. Resmi açıklama “terörist sanılmışlardı", ama gerçekte onlar sadece sınırın iki yakasındaki fiyat farkından ekmek çıkarmaya çalışan köylülerdi.

Peki, Roboski çocuklarının suçu neydi? Savaş uçaklarıyla öldürülmeleri hangi vicdana sığar? İnsan düşünmeden edemiyor: Yoksa suçları Kürt olmak mıydı? Bölgedeki Kürt nüfus, yıllardır ayrımcılık ve baskıyla yüzleşirken, bu olay bir kırılma noktası oldu. Sınır ticareti, bir gecede kaçakçılığa dönüştürüldü; masum geçim kaynakları “güvenlik tehdidi” olarak etiketlendi. O çocuklar, belki de Norveçli kadının yaptığı gibi, sadece ailelerini doyurmak için çabalıyorlardı. Ama burada sınırlar, fırsat değil, ölüm tuzağı haline gelmişti.

Bugün, Roboski’nin acısı hâlâ taze. Bu olay, sınır politikalarının insan hayatını nasıl hiçe sayabileceğini gösteriyor. Belki de gerçek soru şu: Sınırlar, insanlık için mi?  İnsanlığa karşı mı? çizildi. Roboski, bu sorunun en acı cevabı olarak hafızalarda kalıyor. Tıpkı otuz üç kurşunu unutmadığımız gibi, Roboski’yi  unutmamak, belki de adaleti sağlamak için ilk adım.

bu yazının öncülünü: https://dayanisma-datca.org/33-kursun-dan-roboski-ye-vurulmusum-gunduzum-gecemden-kara---1/ linkinden okuyabilirsiniz...

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış

İlginizi Çekebilir