Uluslararası Adalet Divanı’nın Grev Hakkı Kararı

UAD, Sözleşme’de grev hakkının açıkça zikredilmemesine rağmen, metnin amacına, Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 31. ve 32. maddelerine göre yorumlanmasına ve ILO’nun genel ilkelerine dayanarak, grev hakkının sendikal örgütlenme özgürlüğünün zorunlu bir sonucu olduğunu vurgulamıştır. Mahkeme, bu hakkın kapsamını belirlememiş olsa da varlığını uluslararası hukuk normu olarak kabul etmiştir.

Uluslararası Adalet Divanı’nın Grev Hakkı Kararı

Uluslararası Çalışma Hukukunda Temel Bir Hak ve Türkiye’de Hukukun İlga Sorunu

21 Mayıs 2026 tarihinde Uluslararası Adalet Divanı (UAD), Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) talebi üzerine verdiği danışma görüşünde, grev hakkının ILO 87 No’lu Sözleşme (Örgütlenme Özgürlüğü ve Örgütlenme Hakkının Korunması Sözleşmesi) kapsamında korunduğunu 10’a karşı 4 oyla teyit etmiştir.  Bu karar, uzun süredir işveren grubu ile işçi grubu arasında tartışma konusu olan grev hakkının uluslararası çalışma hukukunun ayrılmaz bir parçası olduğunu resmen tescil etmiştir.

UAD, Sözleşme’de grev hakkının açıkça zikredilmemesine rağmen, metnin amacına, Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 31. ve 32. maddelerine göre yorumlanmasına ve ILO’nun genel ilkelerine dayanarak, grev hakkının sendikal örgütlenme özgürlüğünün zorunlu bir sonucu olduğunu vurgulamıştır. Mahkeme, bu hakkın kapsamını belirlememiş olsa da varlığını uluslararası hukuk normu olarak kabul etmiştir.

Bu karar, yalnızca teknik bir yorum meselesi değil; aynı zamanda demokratik toplumların temel taşlarından biri olan kolektif pazarlık ve işçi haklarının uluslararası güvencesidir.

Uluslararası Çalışma Hukukunda Grev Hakkının Yeri

ILO’nun kurucu belgeleri ve Philadelphia Bildirgesi, örgütlenme özgürlüğünü çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve sosyal adaletin tesisi için vazgeçilmez görür. 87 No’lu Sözleşme’nin 3. maddesi, işçilerin ve işverenlerin örgütlerinin “yönetimlerini ve faaliyetlerini düzenleme” ve “programlarını belirleme” hakkını tanır. UAD, grev yapma eyleminin bu faaliyetlerin doğal bir uzantısı olduğunu belirtmiştir.

Grev hakkı, aynı zamanda İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 23. maddesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme ve Avrupa Sosyal Şartı gibi diğer uluslararası belgelerle de uyumludur

UAD kararı, ILO denetim mekanizmalarının (Uzmanlar Komitesi ve Özgürlük Birliği Komitesi) uzun yıllardır savunduğu yorumu otoriter biçimde teyit ederek, işveren gruplarının itirazlarını bertaraf etmiştir.

Türkiye’de Grev Hakkının Durumu ve Otoriter Yaklaşım

Türkiye, ILO 87 No’lu Sözleşme’yi 1952 yılında onaylamış bir ülkedir. Anayasasının 54. maddesi grev hakkını “toplu iş sözleşmesi yapma hakkının bir gereği” olarak tanır. Ancak pratikte, özellikle 1980’lerden beri ve son yirmi yılda otoriter yönetim anlayışıyla birlikte, grev hakkı sistematik olarak kısıtlanmaktadır.

1983 tarihli 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu ile getirilen yasaklar ve erteleme mekanizmaları, grevleri fiilen imkânsız hale getirmiştir. Hükümet, “milli güvenlik” veya “genel sağlık” gerekçeleriyle grevleri sıkça ertelemekte, bu ertelemeler de fiili bir yasaklama sonucunu doğurmaktadır. Son yıllarda enerji, sağlık, ulaşım ve kamu sektörlerinde grevler rutin olarak ertelenmiş veya engellenmiştir.

Bu tutum, UAD kararının açıkça teyit ettiği uluslararası yükümlülüklere aykırıdır. Türkiye’nin ILO’ya karşı taahhütleri, iç hukuk normlarından üstündür. Grev hakkını ilga etmek veya fiilen kullanılamaz kılmak, yalnızca işçi sınıfına karşı sermaye lehine taraf tutmak değil; aynı zamanda liberal demokrasinin idea etiği hukukun üstünlüğü ilkesini ve sosyal devlet anlayışının tasfiyesi anlamına gelmektedir.

Otoriter rejimler, grev hakkını “ekonomik istikrara tehdit” olarak görürken, aslında işçi sınıfının kolektif sesini susturarak sermayenin vahşi sömürü yolu ile birikimini güvence altına almaktadır

UAD’ın 21 Mayıs 2026 tarihli kararı, grev hakkının uluslararası çalışma hukukunun temel bir unsuru olduğunu bir kez daha vurgulamıştır. Bu karar, Türkiye gibi ülkeler için bağlayıcı bir referans noktasıdır. Türkiye, ILO standartlarına uyum sağlamak ve 87 No’lu Sözleşme’ye tam anlamıyla riayet etmek zorundadır.

Bilimsel ve hukuki açıdan bakıldığında, grev hakkı olmadan sendikal özgürlük boş bir kavram haline gelir. Demokratik bir toplumda işçi-işveren ilişkileri, güç dengesine dayanmalıdır; tek taraflı yasaklamalar, çalışma yaşamını sermaye sınıfının çıkarları lehine devreye sokmak anlamındadır.

Türkiye’de grev hakkının etkin kullanımı için 2822 sayılı Kanun’un revizyonu, erteleme mekanizmalarının daraltılması ve uluslararası standartlara uyumlu yeni bir çerçeve şarttır. Aksi takdirde, hukukun ilga edildiği bir rejimde ne sosyal adaletten ne de hukuki devletten söz etmek mümkün olacaktır. Bu gün yaşadığımız otoriter rejim bunun sarih kanıtı gibidir. Bir başla ifade ile otoriter rejimler, sermayenin çıkarları adına, kendi hukuklarını hiçe sayabilmektedirler Bu durum aynı zamanda  ekmek ile demokrasi ilişkisinin düğümlendiği noktayı işaret etmektedir. 

 

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış