Yabancılaşma Ve İnsani Yıkım
Karl Marx’ın yabancılaşma kavramı, kapitalist üretim tarzının insanı kendi emeğinden, ürününden, türsel varlığından ve diğer insanlardan nasıl kopardığını açıklayan temel bir eleştiridir. 1844 El Yazmaları’nda sistematik olarak geliştirilen bu düşünce, Marx’ın daha sonraki eserlerinde, özellikle Kapital’de, artı-değer sömürüsü ve sınıf mücadelesi analizinin felsefi temelini oluşturur. Yabancılaşma, salt psikolojik bir rahatsızlık değil; belirli tarihsel ve toplumsal koşulların, yani özel mülkiyetin ve kapitalist üretim ilişkilerinin ürünüdür.
Marx’a göre insanın türsel özelliği, bilinçli üretici etkinliğidir. Hayvanlar yalnızca doğanın dayattığı ihtiyaçları karşılamak için hareket ederken, insan kendi hayatını bir nesne olarak ele alır, onu planlar ve dönüştürür. Bu özgür etkinlik, insanın kendini gerçekleştirmesinin yoludur. Ancak kapitalizmde bu ilişki tersine döner. Yaşamın kendisi, Marx’ın ifadesiyle, “ancak bir geçim aracı olarak görünür.” İnsan artık üretmek için yaşamaz; yaşamak, yani hayatta kalmak için üretmek zorunda kalır. Bu zorunluluk, yabancılaşmış emeğin temelidir.
Günlük hayatta bunu net biçimde görebiliriz: Bir çağrı merkezi çalışanı, günde sekiz saat boyunca aynı script’i okur, müşteri şikâyetlerini dinler, ama işin içeriğiyle hiçbir duygusal bağ kurmaz. İş bitince “kendine gelir”, arkadaşlarıyla buluşur ya da dizi izler; çünkü gerçek hayatı ancak çalışma saatlerinin dışında başlar. Aynı şekilde bir kurye, uygulamadan gelen siparişleri peş peşe teslim ederken, yalnızca “kaç paket daha” hesabı yapar. Üretmek, yaşamanın amacı değil, kiranın ve faturaların ödenebilmesi için zorunlu bir araçtır.
Yabancılaşma ve Özel Mülkiyet
Yabancılaşmış emeğin maddi kaynağı, üretici aletlerin ve üretim araçlarının bir sınıfın elinde toplanmasıdır. Topraktan, zanaat araçlarından ve geçim olanaklarından yoksun bırakılan kitleler, proleterleşir. Proleter, hayatta kalabilmek için tek metasına, yani emek-gücüne sahiptir ve onu satmak zorundadır. Kapitalist ise bu emek-gücünü, kendi değerinden fazlasını üreteceğini bilerek satın alır. Emek sürecinde işçi, kendi emek-gücünün değerini yeniden ürettikten sonra artı-değer yaratır; bu artı-değer, kapitalist tarafından el konulur. Örneğin bir tekstil işçisi günde 300 TL’lik pantolon üretiyorsa ve yevmiyesi 60 TL ise, kalan 240 TL artı-değerdir. Bu sömürü ilişkisi, yabancılaşmanın sürekli yeniden üretildiği zemindir.
Bugün aynı mantık daha modern biçimlerde işler. Bir yazılım şirketi, genç bir geliştiriciyi “startup heyecanı”yla işe alır. Geliştirici gece yarılarına kadar kod yazar, ürün piyasaya sürülür, şirket değer kazanır ya da satılır; ancak geliştiricinin payına yalnızca maaş ve belki birkaç hisse düşer. Ya da bir platform ekonomisinde çalışan yemek kuryesi, uygulamaya “kendi işinin sahibi” gibi görünür ama aslında algoritmanın belirlediği süre ve ücrete mahkûmdur. Ürettiği değer (teslim edilen siparişler) platform sahibinin kârına dönüşürken, kurye yalnızca geçimini sağlar.
Marx, yabancılaşmayı dört görünüm içinde ele alır; bunlar birbirinden kopuk değil, aynı sürecin farklı yüzleridir.
Birincisi, insanın kendi üretici etkinliğine yabancılaşmasıdır. Çalışma, işçinin dışındadır; onun özsel varlığına ait değildir. İşçi çalışırken kendini olumlamaz, yadsır; mutlu değil, mutsuzdur. Fiziksel ve zihinsel enerjisini serbestçe geliştirmez, bedenini tüketir, zihnini yıpratır. Ancak çalışma dışında “kendine gelir”; çalışırken ise kendisinin dışındadır. Böylece emek, bir gereksinmenin doyurulması olmaktan çıkar; yalnızca çalışma dışındaki ihtiyaçları karşılamak için bir araç haline gelir.
Örnegin: Bir market çalışanı, saatlerce rafları dizer, kasa başında müşteri karşılarken, işin kendisinden hiçbir tatmin almaz. “İşi bitirmek” tek hedeftir. Akşam eve geldiğinde “bugün de bitti” diyerek rahatlar. Aynı şekilde bir ofis çalışanı, e-posta ve toplantı yağmuru altında “gerçek işini” yapamadığını hisseder; yaratıcılığı ve inisiyatifi sistem tarafından bastırılmıştır. Hafta sonu “yaşamak” için var olur, pazartesi ise yeniden “makineye” dönüşür.
İkinci görünüm, insanın kendi ürününe yabancılaşmasıdır. İşçi, ürettiği nesneye ne kadar çok değer katarsa, kendisi o kadar değersizleşir. Ürün, işçinin karşısına yabancı, bağımsız ve hatta düşman bir güç olarak dikilir. İşçi üretim araçlarına sahip olmadığı için, kendi emeğinin cisimleşmiş hali olan ürün de ona ait değildir; kapitalistin malı haline gelir. Bu durum, insanın kendi yaratıcı gücünün ondan bağımsız bir dünyaya güç vermesi anlamına gelir.
Bunu bir montaj hattı işçisinde net görürüz: Saatlerce aynı vidaları sıkan işçi, sonunda arabayı ya da telefonu mağazada gördüğünde “benim emeğim bu” diyemez; ürün artık markanın mülkiyetindedir ve işçinin alım gücünün çok üzerindedir. Ya da bir içerik üreticisi, platform için video çeker; video milyonlarca izlenir, reklam gelirleri platforma ve reklam verenlere akar, üretici ise algoritmanın insafına kalmış bir “içerik”e dönüşür. Kendi yarattığı şey, ona yabancı ve hatta onu kontrol eden bir güç haline gelir.
Üçüncü görünüm, insanın diğer insanlarla ilişkisindeki yabancılaşmadır. İşçi, kendi ürününü kendisine ait olmayan bir şey olarak yarattığı gibi, üretmeyen birinin bu ürün ve üretim süreci üzerindeki egemenliğini de yaratır. Böylece kapitalistle işçi arasında uzlaşmaz bir çıkar çelişkisi doğar. Biri tüm yaşamını bu etkinliğe harcarken, diğeri bu sömürü sayesinde boş zaman ve zenginlik elde eder. Yabancılaşmış emek, sınıflar arasında derin bir kopuş üretir.
Günlük hayatta bu, “patron-işçi” ilişkisinden öte, hizmet sektöründe de belirgindir. Bir garson, müşteriye gülümseyerek hizmet ederken, o gülümsemenin “işin parçası” olduğunu bilir; gerçek bir insan ilişkisi kurulmaz. Ya da bir temizlik işçisi, lüks bir ofiste çalışırken, oradaki çalışanlarla aynı mekânı paylaşmasına rağmen görünmezdir. Sınıfsal mesafe, günlük etkileşimlerin içine sinmiştir. Aynı şekilde, bir yazılım ekibinde “performans puanı” ve “hedef baskısı” çalışanları birbirine rakip hâline getirir; dayanışma yerine rekabet baskınlaşır.
Dördüncü ve en köklü görünüm, insanın kendi türüne yabancılaşmasıdır. Üretici etkinlik, insanın türsel varlığının ifadesi olmaktan çıkar; salt hayvani ihtiyaçların karşılanması için bir araç haline gelir. Oysa olması gereken bunun tersidir: Hayvani ihtiyaçlar, türsel etkinliğin sürdürülmesinin aracı olmalıdır. Yabancılaşmış emek koşullarında insan, yalnızca organik varlığını sürdüren bir canlıya indirgenir; kendi türsel özünden kopar.
Bunu en net, “iş-yaşam dengesi” tartışmalarında görürüz. İnsanlar hobilerini, sanatlarını, düşünmeyi, birlikte üretmeyi “boş zaman aktivitesi” olarak görür; asıl hayat ise “geçim” için harcanır. Bir öğretmen, çocuklara bir şeyler öğretme tutkusunu kaybedip yalnızca “müfredatı yetiştirme” derdine düştüğünde; bir hemşire, hastayla kurduğu ilişkiyi “vardiya bitirme” kaygısına indirdiğinde, türsel etkinlik (bilinçli, yaratıcı, toplumsal üretim) hayvani hayatta kalma düzeyine gerilemiş demektir. İnsan, “ne üretebilirim, ne yaratabilirim” sorusunu sormayı bırakıp “nasıl hayatta kalırım” sorusuna sıkışır.
Yabancılaşma Özgürlükçü – Eşitlikçi Bir Toplumda Sönümlenir
Marx, bu yabancılaşmanın aşılabileceğini komünist toplumda görür. Komünizmde ne büyük toprak sahipleri, ne kapitalistler, ne de dilenen yoksullar vardır. Üretim, toplumun ortak düzenlemesi altındadır. Hiç kimse belirli ve kesin bir faaliyet alanına mahkûm değildir. İnsan, sabah ava çıkıp öğleden sonra balığa gidebilir, akşam hayvan yetiştirebilir, yemekten sonra eleştiri yapabilir; hiçbirini “meslek” olarak dayatmadan. Böylece üretici etkinlik yeniden insanın özgür kendini gerçekleştirmesi haline gelir; ürün, etkinlik, tür ve diğer insanlar arasındaki ilişkiler olumlu bir bütünlük kazanır.
Bugünün diliyle düşünürsek: İnsan, “meslek” dayatması olmadan, sabah bir bahçede çalışıp öğleden sonra bir atölyede bir şeyler üretebilir, akşam bir tartışma grubunda fikir yürütebilir; bunların hiçbiri “iş” olarak dayatılmaz, hepsi gönüllü ve ortak ihtiyaçlara yönelik olur. Ürettiği şey, ne patronun kârına ne de piyasanın metasına dönüşür; toplumun ortak kullanımına girer. Böyle bir düzende yabancılaşma, yani emeğin, ürünün, diğer insanların ve kendi türsel özünün insana düşman güçler haline gelmesi ortadan kalkar.
Sonuç olarak Marx’ın yabancılaşma kavramı, kapitalizmin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda insanî bir yıkım olduğunu gösterir. Yabancılaşma, artı-değer sömürüsünün kaçınılmaz sonucudur ve ancak üretim araçlarının toplumsal mülkiyetine dayanan bir düzenle aşılabilir. Bu eleştiri, 19. yüzyıldan bugüne, emeğin özgürleştirilmesi talebinin felsefi temelini oluşturmaya devam etmektedir. Günlük hayatımızdaki yorgunluk, anlamsızlık, rekabet ve “iş bitince yaşama” hissi, bu kavramın hâlâ ne kadar güncel olduğunu gösterir.
Yorumlar (0)