Mekke Ortak Savunma Anlaşması: Emperyalist Güvenlik Mimarisi ve Bölgesel Militarizasyon

Emperyalizmin dünya ölçeğinde egemenliğini bağımlılık ilişkileri üzerinden yeniden üretme ve tahkim etme çabası giderek yoğunlaşmaktadır. Soğuk Savaş sonrasında özellikle ABD öncülüğünde şekillenen uluslararası düzende, "güvenlik" kavramı uluslararası hukukun, devletlerin egemenlik haklarının ve halkların kendi kaderini tayin ilkesinin önüne geçirilmiştir. Böylece emperyalist müdahaleler, "terörle mücadele", "önleyici savunma" ya da "bölgesel istikrarın korunması" gibi söylemler aracılığıyla meşrulaştırılmaktadır.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması: Emperyalist Güvenlik Mimarisi ve Bölgesel Militarizasyon

Mekke Ortak Savunma Anlaşması: Emperyalist Güvenlik Mimarisi ve Bölgesel Militarizasyon

Emperyalizmin dünya ölçeğinde egemenliğini bağımlılık ilişkileri üzerinden yeniden üretme ve tahkim etme çabası giderek yoğunlaşmaktadır. Soğuk Savaş sonrasında özellikle ABD öncülüğünde şekillenen uluslararası düzende, "güvenlik" kavramı uluslararası hukukun, devletlerin egemenlik haklarının ve halkların kendi kaderini tayin ilkesinin önüne geçirilmiştir. Böylece emperyalist müdahaleler, "terörle mücadele", "önleyici savunma" ya da "bölgesel istikrarın korunması" gibi söylemler aracılığıyla meşrulaştırılmaktadır.

ABD'nin son yirmi yılda Ortadoğu'da izlediği politika bu yaklaşımın somut örneklerini oluşturuyor. Irak'ın işgaliyle başlayan süreç, Suriye'ye yönelik müdahaleler, İsrail'in Filistin'e yönelik askerî operasyonlarına verilen kapsamlı destek ve İran'a yönelik doğrudan askerî saldırılarla bölgeyi kalıcı bir istikrarsızlık alanına dönüştürdü. Bu müdahaleler yalnızca mevcut çatışmaları derinleştirmedi; aynı zamanda ABD ve İsrail'in bölgesel çıkarlarını güvence altına alacak yeni güvenlik düzenlemelerinin ve ittifakların önünü açtı.

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması da bu yeniden yapılanan güvenlik mimarisi içinde değerlendirilmelidir.

Savunma Söylemi ve Askerî Bloklaşma

Türk yetkilileri anlaşmayı herhangi bir üçüncü ülkeyi hedef almayan, bölgesel barış ve istikrara katkı sunmayı amaçlayan savunma odaklı bir iş birliği olarak tanımlıyor. Ancak açıklanan çerçeveye göre anlaşma, taraflardan birine yönelik silahlı saldırının tüm taraflara yapılmış sayılmasını ve Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51. maddesi kapsamında ortak savunma mekanizmalarının işletilmesini öngörüyor.

Bu tür kolektif savunma düzenlemeleri, resmî söylemde caydırıcılık amacı taşısa da, ortadoğu ekseninde değerlendirildiğinde bölgesel askerî bloklaşmayı güçlendirme ve yerel çatışmaların daha geniş ölçekli krizlere dönüşme riskini artırma potansiyeli taşımaktadır.

Emperyalist İş Bölümünün Yeni Biçimleri

Mekke Anlaşması yalnızca üç devlet arasındaki askerî iş birliği olarak okunamaz. Aynı zamanda Ortadoğu'da değişen güç dengeleri içinde Türkiye kapitalizminin bölgesel konumunu güçlendirme girişimidir.

ABD'nin Patriot hava savunma füzelerinin üretim kapasitesinde yaşadığı darboğaz ve artan küresel talep, yalnızca teknik bir tedarik sorunu değildir. Bu gelişme, küresel silah pazarında yeni paylaşım mücadelelerini hızlandıran ekonomik bir fırsat yaratmaktadır. Türkiye savunma sanayiinin bu boşluğu doldurmaya aday hâle gelmesi, emperyalist sistem içerisindeki iş bölümünün yeniden şekillenmesinin bir parçası olarak değerlendirilebilir.

Burada temel soru Türkiye'nin ABD'nin yerini alıp almayacağı değildir. Asıl mesele, Türkiye sermayesinin küresel askerî üretim zincirlerinde daha üst basamaklara tırmanması ve bölgesel ölçekte sermaye ihracını genişletmesidir.

Militarizm ve Sermaye Birikimi

Savunma sanayiindeki ortak üretim, teknoloji transferi ve yerlileştirme projeleri çoğu zaman ulusal kalkınmanın göstergeleri olarak sunulmaktadır. Oysa bunlar, sermaye birikiminin askerî sektör üzerinden yeniden örgütlenmesinin araçlarıdır.

Silah sanayiinin büyümesi, savaş ihtimalinden bağımsız düşünülemez. Çatışmalar derinleştikçe mühimmat tüketimi artmakta, azalan stoklar yeni siparişler doğurmakta, bu durum ise sermaye için yeni yatırım ve kâr alanları yaratmaktadır. Böylece savaşın yarattığı yıkım, kapitalist ekonomi açısından yeni bir birikim döngüsünün başlangıcına dönüşmektedir.

"Yerlileştirme", "stratejik ortaklık" ve "bölgesel güvenlik" söylemleri de bu sürecin ideolojik meşruiyetini üretmektedir. Sınıfsal çıkarlar, ulusal çıkar söylemi altında görünmez kılınırken; savunma sanayiindeki sermaye birikimi toplumun ortak yararı gibi sunulmaktadır.

Bölgesel Güç Mücadelesi ve Alt-Emperyalist Eğilimler

Mekke Anlaşması'nı yalnızca Türkiye'nin diplomatik başarısı olarak değerlendirmek yetersizdir. Bu anlaşma, Türkiye'nin bölgesel ölçekte askerî teknoloji ihraç eden, güvenlik hizmeti sunan ve sermayesini çevre ülkelere taşıyan bir aktör olma yönündeki eğilimini de yansıtmaktadır.

Bu durum klasik emperyalist merkezlerle eşit bir konuma gelindiği anlamına gelmez. Ancak Türkiye kapitalizminin, küresel sistem içinde kendisine daha avantajlı bir yer açmaya çalıştığını ve bunun için askerî-sanayi kapasitesini dış politika aracı olarak kullandığını göstermektedir.

Sonuç

Mekke Ortak Savunma Anlaşması, resmî söylemin iddia ettiği gibi yalnızca bölgesel barışı hedefleyen teknik bir savunma düzenlemesi olarak görülemez. Anlaşma, Ortadoğu'da askerî-sanayi sermayesinin genişlemesini hızlandıran, bölgesel silahlanma yarışını teşvik eden ve devletler arası güç rekabetini derinleştiren yeni güvenlik mimarisinin önemli halkalarından biridir

Gerçek güvenlik, daha fazla füze üretmekten, yeni ortak üretim tesisleri kurmaktan veya yeni askerî ittifaklar oluşturmaktan geçmez. Gerçek güvenlik, savaşların maddi temelini oluşturan kapitalist rekabet ilişkilerinin aşılması, kamusal kaynakların silahlanmaya değil toplumsal ihtiyaçlara yönlendirilmesi ve emekçi halkların uluslararası dayanışmasının güçlendirilmesiyle mümkün olabilir. Bu nedenle Mekke Anlaşması, halkların güvenliğinin değil; bölgesel militarizasyonun ve sermaye birikiminin yeni bir uğrağı olarak değerlendirilmelidir

 

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış